Biz, pek yabancı bilmeyiz

İran'da Şah Rıza Pehlevi'nin tahttan indirilmesinden sonraydı. 1980'li yıllar. Bilgisine güvenilir bir arkadaşım söyledi, ne vesileyle olduğunu unutmuşum, ama verdiği sayı hatırımda...

İran'da Şah Rıza Pehlevi'nin tahttan indirilmesinden sonraydı. 1980'li yıllar. Bilgisine güvenilir bir arkadaşım söyledi, ne vesileyle olduğunu unutmuşum, ama verdiği sayı hatırımda:
– Şu anda Türkiye'de kayıt dışı bir milyon kadar İranlı yaşıyor, dedi.
– Nerede?
– Vallahi her yerde! Nerede iş bulurlarsa...
Bu konuda hiç bilgim olmadığı için sustum, ama söz konusu sayıyı ciddiye almadım doğrusu.
Bulgaristan'dan şu kadar yüz bin Türk geçti bu tarafa. Güney sınırlarımızdan şu kadar yüz bin Kürt geldi Türkiye'ye. Türkiye'ye sığınan Afganlıların sayısı şu kadar oldu...
– Bir memlekettir ki geleni alır, gideni bırakır, kalan da burada kalır, diyesi gelir insanın.
*
Dünkü haberi merakla okudum. Türkiye'de ikamet eden yabancıların sayısı 176 717 kişiymiş. («Artvin'in nüfusu kadar» diyor Milliyet. Ben, mutlaka daha çoktur, diyorum.) Çokluk sırasıyla Bulgaristan'dan (53 698), Azerbaycan'dan (10 477) gelenler, Almanlar (8 425), Rumlar ve İngilizler (6 444'er deniyor, eş sayıdalar demek ki!), Iraklı (6 133), ABD'li (6 119), İranlı (6 014), Yunanlı (5 902), haymatlos (2 661), Çinli (2 143), Ermeni (350, Ermenistan uyruklu herhalde!)
Misafirlerimizi niteleyen sıfatlar «Bulgar pasaportlu soydaşlarımız», «(bir başka ülkenin) vatandaşları», «Yaşamak için Türkiye'yi seçenler», «Türkiye'de kayıtlı olarak ikamet edenler», «haymatloslar (vatansızlar)» diye çeşitleniyor. Kaçaklar, bu sayıların dışında kalıyor.
Sayısı yüzü bulmayan yabancılar arasında Slovak, Malezyalı, Yemenli, Kuzey Koreli, Hintli, Afgan (Afganlılarda sayı yanlışı yok mu, dersiniz?), Avustralyalı, Brezilyalı, Japon, Kanadalı vd... de var.
*
Bu sayıları öğrenince hayret ettiniz mi? Etmezsiniz! Biz, Asya'dan kopup gelen ve sayıları yüz binlerce diye bilinen Türklerden ibaret değiliz ki artık. Altı asır sürmüş Osmanlılığımız, üzerinden atlanıp geçilecek bir tarih, bir kader, bir tabiat, bir hamur değil ki!
Çeşitli kökten gelerek bir potada birleşmiş toplumların, bizden daha müseccel (kayıtlı kuyutlu), bizden daha bilinir bir örneği var mıdır yeryüzünde?
Devirden devire, hatta insandan insana düşünceler ve yorumlar değişse de, bunlarla birlikte gerçekler de değişmez ki!
TELAYNAK

  • Televizyonda en çok ne seyrediliyor? KAVGA! Gelin-kaynana, derin devlet vs, karı-kocalar, yarışmacılar ile jüri üyeleri...
    Yalan mı?
    Dil Yâresi
  • «Başbakan Erdoğandan Barzani'ye büyük tepki. HADDİNE TECAVÜZ ETTİ.» (Mill. 10 nisan)
    Başbakan'ın ağzından şu sözler aktarılmış: «Barzani burada ne yazık ki haddine tecavüz etmiştir.»
    Arapça had, «sınır, derece, mertebe» demek. Haddine... değil haddini aşmak (veya) tecavüz etmek, denir. Haddinden fazla, haddine mi düşmüş... gibi deyimler de var dilimizde.
    O çok uzun perdelerin sırrı
    Ben Özen Yula'nın yazdığı ve Ayşenil Şamlıoğlu'nun yönettiği bir oyun seyretmedim daha önce.
    Yazar, «Hâlâ salıncakları ve kutsal kitapları seviyorum, diyor; mucizelere inanıyorum. Çünkü hâlâ dünyanın ortasında bir yerde tutsağım. Şimdilerde İstanbul diyorlar buraya. Bir zamanlar Güneydoğu'ydu o yer, sonra İç Anadolu oldu. Artık hiçbir yer. Belki de bundandır hayatın yitirilmiş bir zaman olması, bir yokluk yeri olması. Kim bilir?»
    Yönetmen, «Dünyanın Ortasında Bir Yer'in kapısını açtığımda, ana tanrıça kültüne kadar gidebilme çoşkusunu yaşadım, diyor. (...) Bu bilinmez yerde havanın özgül ağırlığı öyle farklıydı ki, atmosferi yararak güçlükle ilerlenebiliyordu. (...) Anaerkil düzenin var olduğu altın çağdan bu yana, o düzeni ele geçirip, dönüştüren ataerkil düzen sahiplerinin yüzyıllarla oluşturdukları bir ağırlıktı bu atmosferi saran ve onun içinde güçlükle hareket edilebiliyordu oyun kişileri.»
    Melek'le gittik Dünyanın Ortasında Bir Yer'i seyretmeye. Melek, yazar ile yönetmenin daha önceki işbirliğini Gayri Resmî Hurrem adlı oyunda seyretmiş. Ben oyundan önce elimize verilen tanıtım yazılarını (yukarıdaki) okuyunca sordum ona:
    – Fazlaca laf ağırlıklı bir oyun mu seyredeceğiz, diye...
    Seyredince gördüm ki, yazarın tarzına yönetmen de, hareket, müzik, dekor unsurlarını söylence anlatırcasına değerlendirerek ciddî bir uyum sağlamıştır. (Bu söylence kelimesini oyun boyu yadırgadım. Sözlüğe bakarsanız «efsane» demekmiş. «Müşfik» karşılığı sevecen'in «sevimli» sanılması gibi yanıltıcı bir teklif de bu söylence. Özen Yula'nın pek beğendiği bir kelime olduğu anlaşılıyor.)
    Oyun cuma günü, Taksim'deki Devlet Tiyatrosu sahnesinde başlıyor. Başrollerde Zerrin Tekindor ile Yetkin Dikinciler. Oyuncuların hepsi iyi. Örnek bir sahne disiplini hemen hissediliyor.
    Hikâyeyi anlatmamı beklemeyin benden. Bir masal seyredeceksiniz. Oyuncuların «havayı yararcasına» yürümelerini yönetmen, «Bir oyun seyircinin uyanıkken düş görmesine yol açmalıdır» diye açıklıyor.
    Size bir kopya daha vereyim: Tavandan sarkan ve kadınları rahat bırakmayan perdeler, yukarıdaki Tanrı ile aşağıda onunkine benzer bir gücü temsil eden çiftlik ağasının (daha doğrusu erkeğin) işbirliğini temsil ediyor.
    Anaerkil, babaerkil düzen, kısası kadın-erkek çekişmesi yani. Ama güzel. Haydi kolay gelsin!