Bizde «Hemşerim nerelisin?» suali çok sorulur da, cevabı pek kolay değildir

Pakize Suda'nın hazzederek okuduğum yazıları olur. «Sahi nereliyiz?» diye soruyordu geçen gün (Hürriyet, 6 ocak). Gazetesi yılbaşında «Hemşolar» konulu bir ek verdi ya! İşte bundan söz ederken soruyordu:

Pakize Suda'nın hazzederek okuduğum yazıları olur. «Sahi nereliyiz?» diye soruyordu geçen gün (Hürriyet, 6 ocak). Gazetesi yılbaşında «Hemşolar» konulu bir ek verdi ya! İşte bundan söz ederken soruyordu:
– Sahi nedir insanı oralı yapan şey, diye...
Baba yurdu olması mı? Doğduğu yer mi? Uzun süre orada yaşamış olmak mı?
Vardığı netice şu:
– Karışık bu işler. En sık sorduğunuz sualin kimsede kesin cevabı yok. Belki de hiç sormamak, bu «Nerelisin hemşerim?» sualiyle helallaşmak lazım artık.
*
Nedir ki göçebelik iliklerimize işlemiş bizim. Dur durak yok, bir yerden bir yere gideriz her daim. Hep doğudan batıya belki, ama durmamacasına... Bir düşünün, hâlâ öyle değil mi?
Böyle olunca:
– Nerelisin, neredensin suali daha çok, nerelerden geliyorsun anlamında sorulur.
Cevabı kolay değil. Sonu alınamayan bir hareketlilikten, neredeyse varışı olmayan bir göçten söz ediyoruz; bir yerden öbürüne gidişten değil.
Biz memur çocukları bu sualle çok karşılaşanlardan sayılırız. Sayımızın, dikkate alınmayacak kadar az olduğunu sanmam.
*
Eskişehir doğumluyum, ama oturduğumuz şehirler arasında en az bildiğim de Eskişehir'dir. Trenle Eskişehir'den geçtiğimiz bir gün, süre müsaitti alelacele gidip Odunpazarı'nda doğduğum evi gördük. Altmış beş yıl önceydi. Porsuk'un kıyısında da dolaştık biraz.
Bebekliğimde İstanbul (Aksaray, Kızıltoprak, Kartal) var, pek hatırlamıyorum. Hayal meyal bazı anlar, bazı yerler...
Ama İzmir'de, Kız Muallim Mektebi'nin hemen karşısındaki Yalı apartmanını hatırlıyorum. O binayı da 1952'de, Babam, Zihni Küçümen, Halit Kıvanç, Gazanfer Özcan'la birlikte çıktığımız Yunanistan yolculuğu sırasında, İzmir'e uğradığımızda gidip gördüm.
Sonradan İzmir'e çok yolum düştü. Orada dostlar edindim. Yalı apartmana tek başıma gidemedim. Karşı okulun bahçe duvarlarında dip suları için bırakılmış, güvercinlerin yuva yapmayı sevdiği menfezler vardı; içinde yavruları olurdu... Dizanteri olmuştum. Halamın kucağında, her yuvanın önünde bir koca kaşık pirinç lapası yutmaya razı olurdum. Halam olsaydı yanımda, elbette birlikte giderdik.
Sıra Denizli'ye gelince şöyle bir duralarım. Dünyayı algılamaya başladığım şehirdir benim. İlkokula orada başladım. İlk yüzme talimlerini Pamukkale havuzunda yaptım. Birçok aile bir arada, faytonlarla Honaz'a, Acıpayam'a, Banaz'a, Çivril'e, Tavas'a, Sarayköy'e... Hafta sonu mesirelerine gittim.
Farklı güzel bir şehirdir Denizli. Kapı önlerinden, yer yer evlerin altından geçen şırıl şırıl derecikleriyle... Ben Denizli'de farklı kökenden bir ırkın çocukları yaşar diye nazariyeler bile türetmişimdir.
*
Bursa, Ankara ve Samsun, ilkokul ikinci, üçüncü sınıfları okuduğum iller.
1938'de İstanbul'a döndük. Evin çocukları on yaş civarındaydık. Küçümsemeyin, İstanbul'la flörtün başlayabileceği iyi bir yaştır. Hele peşine takılabileceğiniz, halam gibi, amcam gibi mihmandarlarınız da varsa...
Evimiz yoktu İstanbul'da, daha çok kiradaydık. Semtlerin bini bir para. Saydım, 17 ayrı semtinde oturmuşuz İstanbul'un. Kiralık olanlardan sonra sıra, kendi evlerimize de geldi.
Halamla İstanbul'un çeşmesi kurumamış ne kadar mesiresi varsa, bir bir gezerdik. Florya'dan Rumelifeneri'ne, Ağva'dan Ağaçlı Köyü'ne kadar.
Şehir tiyatroları, seyyar tiyatrolar (Ertuğrul Sadi Tek, Raşid Rıza, Burhaneddin ve Seniye Tepsi; sonra Naşit; sonra İsmail Dümbüllü). Türk tiyatrosunun beşiği Şehir Tiyatroları...
Taksim'de, Şehzadebaşı'nda, Sirkeci'de ve seyrek de olsa tek tek semtlerde sinemalar. Gitmediğimiz, hayır kalmamıştır. Amerikan filmleri, evet, ama Fransız, Alman, Rus, İtalyan, Hint ve Arap filmleri de: Aşkın Göz Yaşları'nı hâlâ hatırlarım.
1941-1943 arası İstanbul'dan bir daha savrulduk: 6 ay Adapazarı, bir buçuk yıl Adana. İlkokulu Arnavutköy'de bitirmiştim. Ortaokulu Adana'da tamamladım. Haydi tekrar İstanbul'a...
O yıllarda memurların bu kadar sık yer değiştirmesi nedendi, anlayabilmiş değilim.
*
Yaz aylarını ve hemen bütün tatilleri, baba yuvamız Adapazarı'nda, seyrek olarak da ana yurdumuz Taşköprü'de geçirirdik. Ben on yıldan çok süre, Çatalca'daki çiftlikte yaşadım. Çatalca da bir memleketimdir. Bir yuvamız da Değirmendere'ydi. Körfezde. Gülseren Hanım'ın dedesinden kalma bir yazlık köşk, deniz kıyısı 24 dönüm bahçe, asırlık ağaçlar...
– Sen nerelisin?
– Vallahi ne bileyim, Anadolu denilen bu emsalsiz vatanın evladıyım, demek gelir içimden.
Kısa bir süre için geçmişe bilet kesseler, ben tereddütsüz Arnavutköy'e derdim.
Halamın attığı ilmekle Bağlarbaşı, Feneryolu, Kızıltoprak tarafına bağlıyım.
Çocuk arabasıyla Yeşilköy'de gezdirdiğim kızım Zeynep, sen Ortaköylüsün baba, der bana. Belki Ortaköy-Arnavutköy-Beşiktaş semtlerinin, ki bende on ila yirmi yaşlara tekabül eder, benim hayatımda ağırlıklı bir yeri olduğu için, Zeynep haklı.
Toparlarsak, kendimi en çok evimde, yurdumda, kendi kendimde hissettiğim yer Boğaz kıyılarıdır. Neresi olursa olsun, fark etmez. Oranın havası daha bir içime işler, orada yaşadığımı daha çok hissederim.
Acaba orası mıdır?