Bize de caydırıcı ceza verin!

Sahnelerimizin oyuncularından iki hanım sanatçıya (Hasibe Eren ile Şebnem Bozoklu'ya) bir televizyon kanalınca yayımlanan bikini mayolu...

Sahnelerimizin oyuncularından iki hanım sanatçıya (Hasibe Eren ile Şebnem Bozoklu’ya) bir televizyon kanalınca yayımlanan bikini mayolu ve öpüşmeli görüntülerle yalnız haksızlık, saygısızlık değil, apaçık terbiyesizlik de edilmişti. Çünkü onlar herhangi bir teşhircilik belirtisine hiç rastlamadığımız insanlardır.
Dün bazı «hâli vakti yerinde» gazetelerimizde de aynı görüntülere yer verilmiş olması inanın içimi sızlattı. Hürriyet’te «Basın patronu Rupert Murdoch 1,6 milyon dolar telekulak faturası ödedi» haberini dikkatle okudum.
 Murdoch’ın 2,9 milyon tirajlı bulvar gazetesi News of the World’un iki muhabiri, 2006 yılında İngiltere’de dokuz ünlü kişinin, cep telefonlarındaki mesajları «hack»lemişler.
Mahremiyeti haleldar edilenler arasında her çeşit insan var:  * Diana ile Prens Charles’ın oğulları William ve Harry.         * Gwyneth Paltrow ve Jude Law gibi oyuncular. * Şarkıcı George Michael. * İngiltere futbol millî takımının teknik direktörü Sven-Goran Eriksson. * Eski Başbakan Yardımcısı John Prescott. * Londra Belediye Başkanı Boris Johnson.
Anlaşmalı tazminatın (ki servet tutarında bir para) şimdi ödendiğine bakmayın. Gazetenin editörlerinden Clive Goodman 2006’da hapisle cezalandırılmış. İki genç prensten alenen özür dilediği halde cezalandırılmış. Gazetenin yayın yönetmeni Andy Coulson da telefon dinlemelerden sorumlu olduğunu itiraf ve işinden istifa etmiş.
Bana kalırsa patron Murdoch davaların sonunda daha büyük bir tazminat ödeyeceğini anladı, kamuoyu tepkisinden ciddî rahatsızlık duydu ve bir servet karşılığında davacıların avukatlarıyla anlaşmayı tercih etti.
Gazeteleri bundan böyle kaynağı mesaj okuma, telefon dinleme, dedektif mesaisi olan ve meslek açısından da yüz kızartıcı nitelik taşıyan haberleri yayımlar mı dersiniz? Hiç sanmam!
Bu sonuca nasıl varılmıştır? Elbette, suçu işleyenleri zaman kaybetmeden belirleyip cezalandırarak, insanları suç işlemekten caydırma görevini hakkıyla yerine getiren Yargı sayesinde!
Aynı konuda Türkiye’mizde yapılması gereken de budur. Meclis’in bu ihtiyacı ciddiyetle algılaması, gerekiyorsa manevî haklara tecavüz suçlarına verilen cezaların caydırma etkisini kazanacak oranda artırılması ve hâkimlerimizin de bu imkânı, ağır cezalar da olsa adalet dahilinde duraksamadan uygulaması yolundan gayri çare yoktur.
Bunu, haberci ve yorumcu olarak geçmiş yıllarda hakkında nice davalar açılmış yaşlı bir gazeteci olarak, ben de talep ediyorum.

Şimdi sıra asıl Sartre’a geldi
Sizi bilmem, ben Radikal’in Kitap ekini çok severim. Ertuğrul Özkök, Cumhuriyet-Kitap’ın kapağında Marilyn Monroe’nun kitap okurken    çekilmiş fotoğrafını görünce  heyecanlanmış. Ben de Radikal- Kitap’ın kapağında Jean-Paul Sartre’ın karikatür-portresini görünce ilgilendim.
Turhan Ilgaz, Sartre’ın önemli kitabı Varlık ve Hiçlik’i Türkçe’ye çevirmiş. (Gaye Çankaya Eksen ile Ahmet Öz yardımcı  olmuşlar.)
Kolay iş değil! 1950’lerin başında kitabın aslını satın almıştım. Üçüncü sayfasına kadar denedim. Benim harcım değildi. Üşenmeyip bir fiili (étre) aynı sayfada kaç kere kullandığını sayma ihtiyacı duymuştum. Kitabı pedagog Nebahat Karaorman Hoca’ya hediye ettim.
Sartre bizim ailece ilgi duyduğumuz her yazdığını okumaya   çalıştığımız bir büyük yazardır. Ondan ilk tercümeyi ben yaptım, radyoda oynandı («Sinekler»).  Nobel alışından sonra Gülseren Devrim «Hürriyetin Yolları» adlı üçlü romanını çevirdi Türkçeye.
Dediğim gibi, Fransızca metninden okumayı bile beceremediğim «Varlık ve Hiçlik» (L’Étre et le Néant) İthaki Yayınları’ndanmış. Alıp, tatil haftaları şansımı deneyeceğim. Gene konuşuruz. 

TELAYNAK
* ATV’nin Benimle Dans Eder Misin? adlı yeni dans yarışması bundan önce seyrettiklerimizden daha güzel. Nedir yaptıkları, diye sorsanız tek kelimeyle «Dans!» diyebilmekten öte bilgim olmadığı halde, ben de uzun uzun seyrediyorum. Bu defa sahiden göz dolduran gençler var.
Sunucu Ebru Akel daha bir «Kendime güvenir görüneyim» derken (Bunda jüride yer alan Huysuz Virjin’in altında kalmama gayreti de var galiba) yazık ki zaman zaman sevimliliğinden kaybediyor.
Jürideki iki hanım sanatçıdan Yonca Evcimik, Asena’dan daha rahat, daha kendiyle barışık. Dans ile galiba meslek olarak da ilgisi bulunan Uğurkan Erez, Seyfettin Dursunoğlu’na laf yetiştirmeye çalışmakla meşgul.
İçlerinde bize dans sanatı hakkında şöyle laf arasında biraz bilgi verecek biri de olsa sevineceğiz. Bir Şarkısın Sen’de Erol Evgin’den mesela, bu yönde de faydalanıyoruz. İyi oluyor, ihtiyacımız var.

Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Sait Dönmez)

* Radikal’deki yazısında (8 temmuz) Akif Beki «bila şek» diye iki kelime veya bir deyim kullandı. Nedir, necedir, siz bilirsiniz herhalde, ben hiç işitmedim, hiç görmedim.
– Şek Arapça «şüphe» demek. Bilâ kelimelerin önünde «-siz,       -meksizin, -meden» anlamı veren gene Arapça önek. Bilaşek de «şüphesiz» demek. Bu şekilde   yapılmış birçok zarf var Türkçede: bilabedel («bedelsiz, karşılıksız»), bilafasıla («aralıksız»), bilaistisna («istisnasız, hiç fark gözetmeden»), bilasebep («sebepsiz yere, durup dururken»), bilaücret («parasız, ücret almadan»), bilavasıta («vasıtasız, doğrudan doğruya»), bilavelet («çocuksuz») vd...
Örnekleri sözlüklerimizde hâlâ yeri olan eski kelimelerden seçtim. Bunların birçok benzeri vardır, ki artık Türkçe’de pek kullanılmıyor. Bilaşek («şüphesiz») de kullanılmaz olmuş bir deyiş. Bu anlamda kullanılmaya devam eden bir deyiş var, şeksiz şüphesiz deniyor.
Nedir ki biz köşekadıları, okur nezdinde itibarımızı artıracağını umarak böyle tedavülden kalkmış eski sözleri arada bir de olsa kullanmadan edemeyiz.