Bize gene bir kurtarıcı lazım

Yaşadığımız kargaşaya dün, «telefon dinleme rezaleti» dedik. Cuk oturdu gibi geldi bana bu «REZALET» adı. Tarifinde sözlüklerin zorlandığı bir kelimedir:

Yaşadığımız kargaşaya dün, «telefon dinleme rezaleti» dedik. Cuk oturdu gibi geldi bana bu «REZALET» adı.
Tarifinde sözlüklerin zorlandığı bir kelimedir: Çirkinlik, utanılacak hal, duyguları inciten durum, hoşa gitmeyenin, beğenilmeyenin damı doruğu, maskaralık, alçaklık, kepazelik, frenkçesiyle skandal, ama ille de «toplumun duygularını inciten, utanılacak durum veya olay.»
Bireylerde başlayıp biten, birinden diğerine geçen mazarrat değil; toplumsal bir utançtır her şeyden önce rezalet.
Durduğumuz yerde telefon dinleme rezaleti demiyoruz, birdenbire kendimizi batmış gömülmüş bulduğumuz bu çirkef bataklığına. Öylesine yüz karası bir hal ki, gördüğünüz gibi tarifine kelimeler yetmiyor. İki kişinin aralarında kalacağını bildikleri, her ne sebepleyse öyle istedikleri, yüksek sesle dünyada yapmayacakları bir konuşmayı, bütün br dünya için işitilir kılmakla da yetinmeyerek kayda geçiriyorsunuz.
İnsanın insana, bilmeye, istemeye, sır saklamaya değil, bütünüyle insanlığa ihanetidir bu. Her söylediğinizin, herkes tarafından işitilmesi... En sevdiğiniz, en saydığınız, en utanacağınız insanların karşısına, tasavvur edilmesi bile güç bir cıbıllıkta çıkarılma felaketi...
Tarifi bile imkânsız geliyor insana. Ağzınızdan çıkanın her an herkes tarafından işitilip, bir yere kaydedilmesi... Bundan daha hayasız bir suç, daha gaddar işkence tasavvur edilebilir mi?
Bu korkunç suale şimdi Türkiye, tek kelimeyle cevap verebilecek duruma düştü:
– Edildi!
Hareketsiz kaldım bir ara, yapayalnız odamda. Soracak, söyleyecek bir şey de kalmadı duygusuydu bu. Boşluğa, çaresizliğe uzun süre katlanamazsınız ki...
Zihnimde bir sual şekilleniyor:
– Aman Allahım! Biz gene bir kurtarıcıya muhtaç duruma mı düştük yoksa?
– Gene mi, dersiniz?
Bilmem! Nefes almamızı güçleştiren bu rezalet de bir çeşit düşman işgali, bana sorarsanız.
Âdettir ya, dün kendi kaleminizden çıkan yazıyı bugün de bir kere okuyacaksınız. Radikal’in 13’üncü sayfasını açtım: «Kısa paydos! Cihannüma’yı oku, dizgi hatası varsa ona takılır, bu ezici yükten bir süreliğine kurtulursun belki», diye...
12’nci sayfada başlığa çıkarılmış bir açıklama ilişti gözüme: Başbakan Erdoğan «Telefon dinlemeleri yasaldır» dedi.

Okurlarım, reklam filmi ve ben
Genelde reklamları seyretmeyen bir okurum İrem Yeğin. Elif’le işbirliği ettiğimiz Vodafone reklamını görmüş. Yadırgamamış, hatta beğenmiş. Bir eleştirisi de var. Onun ağzından dinleyelim.
– Torununuzla görüntülü konuşmanızı anlattığınız reklam çok hoş. Her çıktığında Türkçenizi de dinleyerek seyrediyorum. Geçen hafta televizyonda bir Vodafone reklamı daha gördüm. Sizin taklidinizi yaparak Şafak Sezer’in oynadığı reklamdı. Bu reklam beni çok rahatsız etti. Vodafone şirketini aradım. Rahatsızlığımı dile getirdim, onayınızı aldıklarını söylediler.
Ve İrem Hanım kızım:
– Keşke müsaade etmeseydiniz, diye devam ediyor. Keşke taklidiniz yerine gene sizi seyretseydik, sizin konuştuğunuz Türkçeyi dinleseydik. Size bu duygumu ve taklit film hakkında düşündüğümü söylemek istedim.
*
Doğrudur! Vodafone’daki dostlar beni aradılar ve Şafak Sezer’le çevireceğimiz yeni reklam filmi, sizin taklidinize dayanacak. Buna müsaade eder misiniz, diye sorma nezaketini gösterdiler.
Derhal cevap verdim:
– Elbette! Bence hiçbir sakıncası yok. Üstelik Şafak benim de beğendiğim ve çok sevdiğim bir oyuncu. Anlaşılan beni biraz alaya alacak. Pekâlâ! Haydi kolay gelsin! Yeni filmi merakla bekleyeceğim, dedim.
Ve Şafak’lı film bana hoş gelmekle kalmadı, evde çocuklar ve yakın dostlarım da çok beğendiler bu yeni filmi.
Beğenmekten ibaret de değil. Benim acemiliklerimi, çok sevimli bir komedyene tekrarlattıklarına göre, demek benim oyunculuğumun da pek yabana atılır cinsten olmadığı sonucuna varmışlar, diye kendime pâye de biçtim.
Bakındı hele, bizim ihtiyarın niyeti bozuk. Reklam oyunculuğunu da benimseyecek, diye düşüneceğinizi tahmin ediyorum. Doğrudur! Size söylemiş miydim? Reklamcılarla birlikte çalışmayı, gazeteciliğe başladığım günden beri çok severim.

Dil Yâresi
* Arayan Aydın Kazancı dostum, arkadaşım. Çok yakınım. Sordu:
– Milliyet önünde mi?
– Evet.
– 15’inci sayfayı aç! «Arıtman’a ceza başlıklı haberi bul. Üçüncü paragrafın ikinci cümlesini oku bakayım.
Okudum: Meclis Başkanı Mehmet Ali Şahin, «TBMM’nin muhabbeti bozuldu. Bu huzursuzluğu gidermemiz gerekiyor. Bundan sonra suç teşkil eden hareket olursa, müsamaha göstermeden cezalandıracağım» dedi. Soruyor Aydın:
– TBMM’nin muhabbeti nasıl bir şey acaba, sen anladın mı?
– Muhabbeti («Sevgi, sohbet, dostluk-bağlılık») dediği mehabeti («Büyük, heybetli kimseler veya şeyler karşısında duyulan çekinme ve korku hissiyle karışık saygı. / Ululuk, yücelik, azamet, heybet») olacak, dedim. Bir kahkaha:
– Sen beni aydınlatacağına, bu dediğini haberi yazan gazeteci arkadaşına anlatsana!
Şahin’in Meclis’in mehabetine zarar verdiğinden şikâyet ettiği Canan Arıtman, İzmir’in haşarı CHP milletvekili hanım. O gün Başbakan kürsüde konuşurken pankart açanlardan biri de oydu.
Tatminkâr bir cevap veremedim. Mehabet yerine muhabbet denmiş olması, Kaş yapayım derken göz çıkarmak kabilinden bir yanlış; okurların öfkelenmekten çok alaya alacağı, gülüp geçeceği bir yanlış.
Ve yazık ki gazetelerde şikâyetinizi ileteceğiniz bir merci de yok günümüzde. Nerde geçmişin olmazsa olmaz tashih servisleri?