Bize ne oluyor böyle, diye; gelin dünya çapında bir bilim-kadınımıza soralım.

Geçenlerde doğrudan size sormuştum; «Çok farklı düşüncede köşekadılarıyla aynı bir gazetenin sayfalarında buluşmayı, bizi bırakın, siz yadırgıyor musunuz?» diye.

Geçenlerde doğrudan size sormuştum; «Çok farklı düşüncede köşekadılarıyla aynı bir gazetenin sayfalarında buluşmayı, bizi bırakın, siz yadırgıyor musunuz?» diye. «Yoksa böylesi daha iyi ve doğru mu, ne diyorsunuz?»
Şunu da eklemiştim bu suale: «Belki de alışkanlık farkı. Ben, her yazarın bir başka telden çalmasına bir türlü alışamıyorum.»
Birçoğunuz lütfedip cevap verdiniz. Cevaplarınızdan anladım ki, bu arada beni ne gözle gördüğünüzü de sormuşum,
Önce şunu söyleyeyim, cevaplarınızı, «Haklısın, bir gazetenin köşeyazarları, bir orkestranın çalgıcıları gibi düşüncelerini hepsi bir yönde ve uyum halinde ifade etmelidirler» diye özetleyemem.
Tam bunun aksine, okurlarımın çoğu «Biz bütün gazeteleri görmüyoruz. Alıp okuduğumuz gazetede çeşitli görüşlerin nasıl savunulduğunu görmeyi tercih ediriz.» diyorlar.
Bu vesileden faydalanarak, Radikal yazarları hakkındaki düşüncelerini de yazan okurlarım oldu. Ama benim öğrenmek istediğim, bu konudaki düşünceleriniz ve tercihleriniz değildi. Her yazar hakkında, birbirine yakın düşüncelere sahip olmadığımızı da söylemeliyim.
Bir kere daha düşündüm, mektuplarınızı dikkatle okuduktan sonra, bu konuda beni rahatsız eden nedir, diye.
Farzedin ki, sizin de yazdığınız gazetenin köşeyazarları arasında, sizinle taban tabana zıt fikirlere sahip meslektaşlarınız var. Başka bir gazetede yazıyor olsa, ona veya onlara cevap vermekte, gerekiyorsa onlarla polemiğe girişmekte bir an bile tereddüt etmezsiniz. Aynı gazetede yazdığınız için susmak, hoş görülür bir tavır mıdır?
Bana öyleymiş gibi gelmiyor. Onlara karşı çıkmadıkça, çıkamadıkça, başka gazetelerde benzer düşünceleri, tercihleri savunan meslektaşlarınızı da eleştirmemeniz gerekir, diye düşünüyorum.
Rahatsızlığımın sebebi belki de sadece budur, diyeceğim ama, aslında bunu sizlere çok geçimsiz bir ihtiyar gibi görünmemek ihtiyacıyla söylediğimi de bilmiyor değilim. İnsan yakın arkadaşları gibi gazetesini seçerken de, önce oradakilerin kafa dengi olup olmadıklarına bakmaz mı? İşim gazetecilik olmasa, ben, evet öyle yapardım. Ama tıpkı ticaretteki «Müşteri haklıdır!» düsturu gibi, bizim işimizde de okur, dinleyici ve seyirci haklıdırlar efendim. Aksini düşünmek de makbul bir tutumdur, diyemem.
*
Geçen pazartesi günü Akşam gazetesinde, Nagehan Alçı'nın Prof. Çiğdem Kağıtçıbaşı'yla yaptığı bir mülakat yayımlandı. Seçim arifesinde, bu defa erkeklerden çok kadınlarla meşgulüz ya, ben de tanıdığım ve bilimsel yeterliliğine çok güvendiğim Çiğdem Hanım'ın suallere verdiği cevapları dikkatle okudum (Akşam, 7 mayıs). Cumhuriyet'te Emre Kongar durdu bu mülakat üzerinde. Onu da merakla okudum. Cümleler aktarmakla yetinmişti.
Şu seçim arifesi günlerinde, toplum olarak ciddî bir psikanaliz seansına ihtiyacımız var, diye düşünüyorum. Unutmayın ki Çiğdem Hoca Hanım dünya çapında bir sosyal psikoloji uzmanıdır.
– Abdullah Gül mülayim bir insandır, diyor. O bile son günlerde öfkeli görünüyor. Tayyip Erdoğan'a gelince; o, tarz olarak sakin biri değil. Bu süreçte, öfkesi daha da arttı. Bülent Arınç zaten kör kör parmağım gözüne gidiyor, diğer ikisi ondan daha ılımlı. İslamcıların bir gündemi vardı, bu gündem üzerinden gidemedikleri için kendilerini çaresiz hissediyorlar.
Prof. Kağıtçıbaşı'na göre, Cumhurbaşkanı eşinin başörtülü olması ihtimali, biriken gerilimi ateşledi.
Gazeteci soruyor:
– Yani türban meselesi bilinçli olarak mı büyütüldü?
– Evet, diyor Prof. Kağıtçıbaşı; kaleyi içeriden fethettiler. Halkın dinî duygularını okşayarak politika yapmaya başladılar. Uluslararası arenada ABD komünizme karşı İslamcılığı destekleyince, Türkiye'de elverişli zemin kolay hazırlandı.
Devam ediyor:
– Erbakan bu ülkeye, Cumhuriyet döneminde en çok zarar verendir. Demirel ve Ecevit de dahil, imam hatipleri onlar çoğalttılar. Sanayileşmesi gereken bir ülkede, meslek okullarının yüzde 83'ü imam hatip liselerine dönüştü.
Prof. Çiğdem Kağıtçıbaşı, Prof. Nilüfer Göle'nin «Modern Mahrem» ile «Heyecan yaratan bir şey söylediğini» düşünüyor. Ve türbanın da, ifade özgürlüğünün bir tezahürü olduğu düşüncesine katılmıyor. Bu konuda itirazını bir sualle dile getiriyor:
– Çıplak dolaşmak da mı ifade özgürlüğünün bir tezahürüdür?
Sonunda gazeteci çözüm yolunu soruyor Hoca Hanıma:
– Nasıl bir yol takip edilmeliydi sizce?
– İslamcılar, uzun soluklu bir yol takip ederek kültürü değiştirdiler. Biz de (yani laikler de) aynı şekilde, eğitimde gerekli değişiklikleri yapmalıyız.
Prof. Kağıtçıbaşı'na sorulan bir sual de şu:
– Geceyarısı muhtırasıyla Genelkurmay işin içine girince, laik kesim kendini daha mı özgür hissetti?
– Hayır! Demokrasiye inananlar muhtıra filan istemez. Bunu aslında asker de istemiyordu.
Şimdi sormaz mısınız bu noktaya gelince:
– Peki, yayımlandığına göre bu muhtırayı isteyen kimdir, diye.
Yanlış anlamayın!
Aramızda, kadınlar siyasete ağırlıklarını koyunca bütün meseleler çözülecektir, diyen de yok zaten.