Bizim Ermenilerin gerçeği

Geçen aralık ayının ortalarına doğru gazetelerimize yeni bir kampanya haberi düştü. Ne idüğü «Ermenilerden özür dileme» diye özetlenmişti. Yayımlanan metnin altında...

Geçen aralık ayının ortalarına doğru gazetelerimize yeni bir kampanya haberi düştü. Ne idüğü «Ermenilerden özür dileme» diye özetlenmişti. Yayımlanan metnin altında saymıştım, yakın dostlarım da dahil 40 küsur tanıdığım vardı. Tanışmadıklarım da kafa dengim olduğunu uzaktan uzağa bildiğim insanlardı.
Hatırlatmak için kimlerden ve niçin özür dilediklerini tekrarlayayım: «1915’te Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldığı Büyük Felaket’e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum.»
O günlerde de yazdım. Kampanyayı başlatanların duygularına ve düşüncelerine aynen katılıyorum. Öteden beri öyle olduğum için geniş zamanlı söyledim. Ben gazeteci olarak bu tür bildirilere imza atmayı gereksiz, hatta yersiz buluyorum. Her gün yazan bildiri makinalarıyız biz. Bir okuruma cevap verirken böyle düşündüğümü de yazdım.
Sözü geçen tarihten bir yıl kadar önce, Cihannüma’da bir kitaptan söz etmiştim. Sonradan Hrant Dink’in avukatı olarak tanıyacağımız Fethiye Çetin’in Anneannem adlı hatıratıydı bu (Metis Yayınları). Son yıllarda beni en çok heyecanlandıran gerçek bir hikâyeydi, anneannesinin ağzından torununun anlattığı: «Fethiye canım ilk defa sana söylüyorum. Ben aslında Ermeniyim...» diye başlayan ve bir «Büyük Felaket»in hikâyesi olan ailenin hazin tarihiydi.
Benim tasavvur edegeldiğim okurlarımdan hiç biri eminim sözü geçen bildiriyi yadırgamamıştır. Anneannem’i okudularsa eğer, o kampanyaya katılmış olacaklarından da eminim.
Savcılıktan, bu dilekçeyi imzalayanlar hakkında TCK 301’den dava açılmasını isteyen Ankaralı altı müşteki idi. Bu özür «Türk milletinin aşağılanması anlamına geliyor» diye düşünmüşlerdi. İki gün önce Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan Basın Savcısı Nadi Türkarslan kararı  açıkladı: «Kovuşturma yapılmasına gerek görülmemiştir.» Dava açmak için Adalet Bakanı M. Ali Şahin’den izin alınması gerekirdi, ama buna da gerek görmemişler.
Bu aldıkları, benim de beklediğim karardı. Beklemeyenlere bir diyeceğim var. Ben ki onların, değer hükümlerinde giderek önemli bazı değişiklikler yapma ihtiyacını bu yakınlarda birgün duyacakları ümidimi muhafazada ısrar ediyorum. Derim ki:
– Tartışmalardan kısa bir süre için uzaklaşıp, Karacaoğlan’ın Arasan bulunmaz menendi eşi diye tarif ettiği soydan bir Anadolu kadını olan o müthiş anneannenin hazin dünyasında siz de birkaç gün geçirin, daha sonra gene konuşalım.
Acı da olsa gerçeğin çekici bir yanı vardır. Kendinizi mahrum etmeyin.

Son yüzüncü kişiye merhaba!
Türkiye’mizin nüfusu bir kere daha ilan edildi. Benim akranlarım ister istemez Onuncu Yıl Marşı’nı hatırlamışlardır: Çıktık açık alınla on yılda her savaştan / On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan.
Gençleri, ortayaşlıları uyarırım. «Genç» derken, 1933’teki nüfusumuzun şu yaşa kadarından söz edilmiyor; tamamı 15 milyon civarında o zaman. Bakın söyleyeyim size: l 1927 sayımı sonucu 13 648 270 kişidir mevcudumuz; l Bir sonraki 1935 sayımında, olmuşuz 16 158 018. Bizim neslin dünyamızı teşrif ettiği yılların nüfusudur bunlar.
1933’ten 2008’e kadar geçen zaman süresinde, yani 75 yılda nüfusumuz, demek ki yaklaşık beş kere artmış. (Ayrıntılı isterseniz 4,75 kere derim.)
Eski sayım sonuçlarına da baktım: son üç rakam 018, 174, 188, 763, 421, 176... bilemediniz 270, 950, 820 olurken 2008’de 100 olarak yuvarlanmış ve:
Tam 71 517 100 olmuş.
E, maşallah diyelim! Ben büyük şehirler dışında mezra düzenine kadar dağınık yaşayan nüfusumuzun böyle son yüzüncü kişisine kadar sayılabilmiş olmasından gurur duyuyorum.

Adlar
Türkçe dostlarından (Ceyhun Tansu Ebinç)

  • «Troyalı Atlas» diye bir başlık gördüm (Hürriyet, 20 ocak). Bizim Truva’mız, Hollywood el koyalı beri neden Troya oldu? Beyaz Rusya’nın Belarus olması gibi... Neden popüler kültür kullandığımız kelimeleri yutarken bu kadar hevesli davranıyoruz dersiniz?

– Daha sonra Ankara’da Migros mağazasının adının değiştirilip, AnkaMall yapılmasından duyduğunuz rahatsızlığı dile getiriyorsunuz. İngilizce konusunda ben ziyade cahilimdir, mazur görün o bahse girmiyeyim.
Truva / Troya adına gelince. Daha eski tarihli ansiklopedilerde Latince İlium’dan gelen İlion veya Fransızca’dan gelen Truva adları kullanılmıştır. Baskı tarihi 1986 olan Büyük Larousse’ta o yörenin adı Truva, Troia ve İlion diye geçiyor. Nihayet benim yayım müdürü odluğum Dictionnaire Larousse’ta madde başlığının Truva, Troya veya Troia şeklini aldığını görüyoruz.
Bu gibi değişiklikleri ben artık yadırgamıyorum, aşındım galiba. Habeşistan mesela günün birinde Etyopya oldu; Habeşler’de Etyopyalılar. Bakın Beyaz Rusya da Belarus oldu, diyorsunuz.
Avrupa’ya hükmeden Roma ve Latince’nin hâkim dil olduğu bir dönem var. Sonra kıtada Fransızca’nın borusu ötüyor. Epey zaman var ki, dünya dili olma yarışını Amerika önde götürmekte.
Hemen her şey bu yörüngede yeniden şekillenmiyor mu, Ceyhun Bey dostum?