Boğaz, güzellikleri-sevgilileri-dostları buluşturan bir sihir iklimidir

Gelecek pazar Uluslararası Boğazı Geçme Yarışı'nın yapılacağı günmüş, 19 temmuz günü. «Bu yılın yarışına 150 kadar yabancı, bunlar arasında BBC'den sunucu falan da katılacakmış.»

Gelecek pazar Uluslararası Boğazı Geçme Yarışı’nın yapılacağı günmüş, 19 temmuz günü. «Bu yılın yarışına 150 kadar yabancı, bunlar arasında BBC’den sunucu falan da katılacakmış.»
Çarşamba günü Hürriyet Kelebek’te, Cengiz Semercioğlu’nun köşesinden aldım bu haberi. Cengiz, İstanbul hayatını yakından takip edebilen genç gazetecilerden biridir. Ortak ilgi alanlarımız var; tiyatro, sinema, radyo ve televizyon gibi... Ve çok farklı nesillerden iki gazeteciyiz.
Ben onun haberlerinden hep faydalanır, buna karşılık salonlarda yan yana düştüğümüzde o benden önce çıkmışsa, cep telefonunu gene unuttu mu diye etrafa bir göz atarım.
Bundan ibaret değildi o gün, Cengiz’in Boğaz’a dair yazdıkları. «Babam, diyor; gençliğinde Boğazı karşıdan karşıya yüzerek geçmiş, çocukluğumuz boyunca efsane gibi anlatırdı bu hikâyesini... İyi yüzücüdür, ama bu kişisel rekorunu başka bir kaynaktan teyit edemedim.» Ve ilave ediyor, «Boğaz’da yüzdüm ama hiç karşıya geçmek gibi bir cesaretim olmadı».
Boğaz’ı geçen 75 yaşındaki Nezir Dayısı’ndan da benzer hikâyeler dinlemiş aslında. Çocukken Paşalimanı’ndan atlayıp (yani Üsküdar-Kuzguncuk arası Anadolu yakasından) Rumeli yakasında Çırağan’dan çıkmaları günlük eğlenceleriymiş.
*
Son yıllarda Boğaz’a hasretim. Sularına dalmaktan söz etmiyorum. Ama kıyısında yürüyemez de oldum sonunda. Evde hastanız varken, sahil boyu sağlık yürüyüşüne çıkamazsınız. Şimdi de hamladığım için...
Bana nerelisin diye soran olursa (ki olur, biz birbirimizin nedense en çok nereli olduğunu merak ederiz), evet soruldukça içimden hep «Boğazlıyım!» demek gelir.
Memur evladı olarak hiçbir yerli değilim aslında. İlkokul dördüncü sınıfa gelene kadar geçen yıllarda, altı ayrı şehirde kiralık evlerde oturduk. Yazlıkları da sayarsanız on yıl kadar da dört Boğaz köyünde: Arnavutköy, Beşiktaş, Ortaköy ve Kanlıca’da.
 Olup olacağı yaşadığım yılların sekizde biri kadar bir süre. Ama soran olursa:
– Boğaz çocuğu!
Aslında «Nerelisin?» sualine vereceğim en doğru cevap «Türkiyeliyim!» olabilir, ama bu da kimbilir hangi siyasî anlama çekilir?
Bir kıyıdan öbürüne yüzerek geçilen Boğaz’a ve Cengiz’in babasının yüzücülüğü konusundaki tereddüdüne döneceğim. Arada Boğaz’a dair, bir diyeceğim daha var.
*
Boğazı yüzerek geçmenin söz konusu edildiği yazıyı okuduğumdan iki gün önce, akşam yemeğinde Boğaz’a karşı müthiş bir sofrada ağırlanmaktaydım.
Cihangir’in, Köprü-Yeni Cami’den başlayıp, Sarayburnu-Marmara, uzaklarda Sivri Hayırsız-Salacak-Kız Kulesi-Üsküdar’dan ve evet Paşalimanı’na kadar uzanan Boğaz manzaralı bir tepesindeyiz. Dolunay, Boğaz’ın Anadolu’dan Rumeli kıyısına geçiş hattını yakamozuyla çizmiş gibi.
Öget ve Bülent Tanör çiftinin güzel dairelerinin balkonundayız. İlk defa ziyaret ettiğim, bu benim için de kutsal aşk yuvasında, önce ev sahibesini, sonra Bülent’in, ilk defa gördüğüm küçük kardeşi Ali Tanör’ü selamlıyorum. Sevgili ve rahmetli dostum Bülent’in aziz hatırası için belli belirsiz bir vakfeden sonra, etajerlerin, sehpaların her yerinden bize bakan Bülent’li fotoğrafları tek tek ziyaret ediyorum.
Bir fotoğrafta gepegenç bir Bülent! Arkasında tarihi de var, 1974. Demek 35 yıl önce çekilmiş.
– İşte bu benim, onu tanıdığım tarihteki Bülent, diyorum. 34 yaşlarında olmalı.
– Siz bir yıl sonra, 1975’te tanıştınız, diye düzeltiyor Öget Hanım.
Evet, Adnan Benk (O da rahmetli) aracılığıyla tanışmış ve bir ansiklopedide birlikte çalışmıştık.
Yıllar sonra, devrin İstanbul Üniversitesi Rektörü ünvanını taşıyan adamın, tedavisi için gerekli ilaçları yardım sandığından almasını engellemeye çalıştığı yıllarda gene beraberdik.
Anayasa Hukuku Profesörüydü Bülent. Öget de hukukçu.
O ayrıca nöropsikoloji hocasıdır. Çok beğendiğim, çok sevdiğim, bilim ahlaklarına hayran olduğum iki müstesna insan!
Yazık ki birinden yıllardır mahrumuz. Cânım evladım! Nûrlar içinde ağırlanmayı herkesten çok hak eden insan!
*
Perhizi bozdum. Öget, Ali ve ben rakı içtik o akşam. Bülent ve Gülseren lafları ettik (iki dertli bir olunca, Derd-i dîli açma sakın herkese / Derde devâ, derdi çekenden gelir meselince) söyleşip halleştik biraz. İkimize de iyi geldi bence bu. Gene buluşacağız.
Niye bu kadar geç buluştuk? onu da söyleyeceğim. Öget bana, Bülent ve arkadaşlarıyla evlerinin balkonundaki içkili sohbetlerden söz etmiş, keşke orada olabilseydim demekten kendimi alamamıştım. Kendimi davet ettirdim sizin anlayacağınız.
İyi ki çağırdı. Üç dört yıl var ki, bu kadar kedersiz üç dört saat geçirmemiştim.
Sağ olasın Öget cânım! Lütfen beni de unutma!
*
Dönelim babasının Boğaz’ı yüzerek geçtiğine inanmakta adeta tereddüdü olan Cengiz’e.
– Ben de Boğaz’ı, ama Paşalimanı’ndan Çırağan harabelerine değil, Bebek’ten -daha doğrusu- Rumelihisarı Feneri’nin önünden yola çıkıp, Nezir Dayı’nın dediği gibi kuzey yönünde vere-vine yüzerek Göksu Deresi ağzına veya Küçüksu Plajı’na doğru geçen Boğaz çocuklarından biriyim. Öyle bir iki defa da değil, her yaz bir çok kere.
Bilirsin Boğaz çocukları buz gibi akıntılı sularda yüzmeyi sever. Süreyya veya Florya plajları kaplıca sayılır onlar için.
Diyebilirim ki, Boğaz çocuğu olup da, eğer sağlık açısından bir mazereti yoksa, bir kıyıdan öbürüne yüzerek geçmemiş birini bulmak pek de kolay değil.


13 temmuz - 4 ağustos arası dinleneceğim. Sağlıkla buluşma ümidiyle efendim!