Bölgemizde dış ilişkiler

Cumhuriyet Türkiyesi ile komşusu ülkeler arasındaki ilişkiler üzerinde tarihin ipoteği vardır. Ve bu da Osmanlı mirası meyanındadır.

Cumhuriyet Türkiyesi ile komşusu ülkeler arasındaki ilişkiler üzerinde tarihin ipoteği vardır. Ve bu da Osmanlı mirası meyanındadır.
Çünkü komşularımızın çoğu asırlar boyu Osmanlı mülküydü. Millî devlet ideolojisi bizden önce onlarda boy gösterdi. Osmanlı mirasına göz dikmiş büyük devletler bunu destekledi. Misakımillî bu sürecin sonudur. Türkiye Cumhuriyeti, çoğu Osmanlı bakıyesi ve Türk’e düşman halklarca kurulmuş, bir kısmı da kurdurulmuş devletlerle çevrilidir. «Ben Osmanlı’nın asıl mirasçısıyım» demekte, o ilk yıllar biraz çekingen davranan yeni devlet, gene de çevrenin en büyüğüydü.
Biz çocukluğumuzda dış politikayla, bugünün çocuklarından daha ilgiliydik. 1930-1940 yılların Balkan Paktı (veya antant’ı) neydi diye sorsanız, bir şeyler anlatabilirim size. Bizim evde daha çok, Atatürk’ün dış siyaset dehasının yeni bir tezahürü olarak selâmlanan birlik, sanki Avrupa Birliği’nin bir habercisiydi.
Bölgenin şöyle bir derlenip toparlanması yönündeki ikinci hamle de Türkiye’den gelmiştir. İlkinin önünü kesen 1938’de başlayan büyük savaştı. İkinci hamle için de soğuk savaşın bir mahsülüydü denebilir. Adı Bağdat Paktı oldu. Türkiye ile Irak arasında bir «karşılıklı işbirliği anlaşması» yapılmıştı (1955); bölge barışıyla ilgilenen devletlere de açıktır, denildi. İngiltere, Pakistan ve İran davete hemen icabet eden devletler oldu. Ve birlik Bağdat Paktı’na dönüştü. ABD doğrudan katılmasa da, bu yeni birlikle ilgilendi. Daha sonra Pakt ile NATO ilişkisi sağlandı.
Arap Birliği’ne heveslenen Mısır; İngiltere’nin Süveyş, Arapların ve daha çok Sovyetler’in diplomatik müdahalesi Paktı dumura uğrattı denebilir. Irak’ta Haşimi rejimi sona erdi. Pakt’ın merkezi Ankara’ya çekildi ve 1959’da adı da değişti: Merkezî Anlaşma Teşkilatı, «namıdiğer» CENTO oldu. (Hani bizim darbelerde «NATO’ya, CENTO’ya bağlıyız!... yeminleri edilmiştir ya, sözü geçen birlik size bu söylediğimdi.)
Hikâyeyi 50 yıl öncesine kadar, daha çok da gençlere «hatırlatmak» için tekrarladım.
NATO gibi Avrupa Birliği de bu bölgeye sahip çıkmaz. Sovyet tehlikesinin dumanı üstünde olan yıllar daha bir ilgiliydiler. AB’nin Türkiye’yi tartmakta devam ettiği terazi, bildiğimiz ağırlık birimlerini kullanmıyor.
Ben son Dışişleri Bakanı’mız (ki parlamento kadromuza yanlışlıkla katılmış zahir, denecek kadar âkil ve sevimli bir zat olarak göz doldurmaktadır, evet) Ahmet Davutoğlu, bir anlamda pek garipleşmiş bu bölgenin de bir sahibi (demokratik deyişle lideri) olsun için harekete geçmiştir diye düşünürüm.
Dün Başbakan, Dışişleri Bakanı dahil çok sayıda temsilcimiz Irak’taydılar. Yoğun trafiğin farkındasınız elbette.
Irak, Suriye bugün farklı devletler. Azerbaycan var. İran bize elbette Batı’ya olduğundan daha yakın. Ermenistan ile peşrev iyi gidiyor. Gürcistan var, Türkmenistan var, Özbekistan var, ki nüfusları kısmen bizim buralarda.
CHP ile MHP’nin yapageldiği bereketsiz ve meymenetsiz rep müziğine kulak vermektense, olup bitene biraz yukarıdan bakmakta fayda var diye düşünüyorum da, size de söyleyeyim dedim.

AB öğretmenin verdiği notlar
Hariciyeci damarım depreşmişti dün. AB’nin Türkiye İlerleme Raporu’nu okuyordum. Bir an kendimi, çocuklarından birinin karnesini inceleyen babaya benzettim.
Ders sayısı hayli kabarık bir karne bu. Nitekim ayrı ayrı 33 kalemde not verilmiş.
– İyi de, bizim oğlan veya kız, sınıfın nerelerinde acaba? Toptan hesapla notu zayıf mı, orta mı, iyi mi, pekiyi mi?
O gözle de taradım.
İlerleme raporunda not çeşidi çok. Ben dört grup halinde nota çevirdim söylenenleri:
A. İlerleme kaydedilmedi / Pek az ilerleme (zayıf). B. Sınırlı ilerleme / Kısmen ilerleme / Bir miktar ilerleme (orta). C. İlerleme kaydedildi / Yeterli miktarda ilerleme kaydedildi (iyi). D. Üst düzey uyum / İyi bir ilerleme (pekiyi).
Demek ki, çocuğa öğretmeni 3 zayıf +17 orta + 5 iyi + 8 pekiyi not vermiş. Otuz üç not derecelendirilince varılan sonuç bu.
Torbayı son bir defa çalkalarsak karneye göre notumuzun ne olduğu ortaya çıkacaktır.
Zayıf ile orta «geçmez», iyi ile pekiyi «geçer» notlardır. Bu demektir ki bizim çocuğun geçmez notu toplamı 20, geçer notu toplamı 13’tür ve bu sınıfta bir yıl daha okuması gerekecektir.
Hoca notları rakamlarla değil, herbirini ayrı ayrı tarif ederek vermiş, ilerleme yok, pek az var; sınırlı, bir miktar, kısmen; ilerleme var, yeterli miktarda; iyi bir ilerleme, üst düzey uyum, diye.
Ben dedeyim. Öğrenci torunlar ile aramızda Ankara’daki analar, babalar var. Aferin mi denecek, kulak mı çekilecek, bunlarla bu iş olmaz kararına mı varılacak?
Artık orasını onlar bilir!

KOMEDYA
Reklamlardan şikâyetim var

Gazeteci olarak değil, okur sıfatımla söylüyorum. Sahiplerin bana katılmayacağını bile bile...
Okur elbette reklamları görsün. Bu maksatla da reklamlar sayfalara, kolay görülecek düzende serpiştirilsin. Buraya kadarında anlaşırız. Amaaa!..
* Şömiz (gazetenin bütününe gömlek gibi giydirilen) reklamlara;
* Gazeteyi katlanmış kağıt tomarı haline getiren, sağa sola saçılan, değişik boyutlarda reklam eklerine;
* İlk defa Hürriyet’te görülen, gazetenin yüzü niteliğindeki birinci sayfasının bir kısmını, boydan boya kaplamış, işgal etmiş reklamlara ben fakir şiddetle karşıyım.
Günlük gazete o günün haber ve yorumlarını derleyip toplayarak insanlara sunan bir iletişim aracıdır.
Reklamların bu araç için ne anlama gediğini ben de biliyorum. Bunun bir şartı var: l Reklam gazete aracılığıyla yapılır, evet! l Ama haberler ve yorumlar reklam aracılığıyla yayımlanır duruma düşmemelidir.
Reklam sayesinde parasız dağıtılabilen gazetelerin ne sonuç vereceğine dair, gelişmiş ülkelerdeki örnekler, farkındaysanız giderek artıyor.