Boşuna Türk ve Tuğluk demedik

Bildiğiniz gibi İspanya'da referandum provaları yapılıyor. Geçen pazar Katalonya'nın üç kenti Barcelona, Gerona ve Lerida'da olduğu gibi.

Bildiğiniz gibi İspanya’da referandum provaları yapılıyor. Geçen pazar Katalonya’nın üç kenti Barcelona, Gerona ve Lerida’da olduğu gibi. O Katalonya ki 1931’de özerk bir statü elde etmiş, Franco döneminde kaldırılan özerkliği 1979’da yeniden tanınmıştı.
Karşılaştırmalar yaparken şu farkı da göz önünde tutmalıyız. Teşbihte hata olmaz «düstûrü’l-amel»ine sığınarak diyeyim ki, Bancelona, İspanya’nın Diyarbakır’ı değil, İstanbul’udur.
Türkiye’den bir farkı da şu İspanya’nın. Bölge halkları hayli geniş bir özerklik statüsünden faydalanmaktadır. Üzerinde durmamızın bir sebebi de bu: Özerklik taleplerinin belirli bir sınırı, belli bir ölçüsü yok. Diyarbakır, ekonomik ve sosyal açıdan az gelişmiş bir bölgenin merkezi olmaktan şikâyetçi. Barcelona ve Katalonya ise İspanya’nın en yüksek gelirli bölgesi olma gerekçesiyle, yeni ve daha sınırsız özerklik talebinde bulunuyor. Barcelona Spor Kulübü’nün başkanı Joan Laporta, referandum vesilesiyle bakın neden şikâyet ediyordu üç dört gün önce:
– Katalonya’yı yağma ediyorlar. Bu yetmezmiş gibi hak ve özgürlüklerimize de saldırıyorlar. Ülke olmak (tam bağımsızlığı kastediyor herhalde) bizim de hakkımızdır.
Son referandumdan beklenen de bu zaten. Apaçık bir sual halinde ifade ettiler isteklerini: «Katalonya’nın sosyal, demokratik ve bağımsız bir devlet ve AB üyesi bir ülke olmasını kabul ediyor musunuz?» Sual buydu.
Eğitimin Katalonca yapılması çoktan kabul edilmiş zaten. Şimdi kesin hedef ve vazgeçilmez talep, mevcut ülke içinde bağımsız bir ülke olmak.
İspanya köken farklılıklarından ileri gelen iki benzer gelişmeye daha gebedir. 1978’den başlayarak 17 bağımsız ve özerk bölgeye bölünmüş bir ülke olmasına ve merkezî hükûmet dışında 17 yerel hükûmetçe yönetilmesine rağmen.
Başbakan Zapatero referandumlara karşı olduğu halde, bu talepleri durdurmaya gücü yetmiyor. Halkın demokratik haklardan ve yargı erkinden belli bir şikâyeti de yok.
*
Türkiye’yi İspanya ile karşılaştırmak değil asıl amacım. Bizde de söz konusu taleplerin bir kere su yüzüne çıktıktan ve belli bir kurumlaşma ortamına eriştikten sonra, ilk isteklerle sınırlı kalmasına pek imkân olmadığını, canlı ve yakın bir örnekle ifadeye çalışmak.
Kesinlikle yerel ve kendine özgü bir hadise değil, şu anda ve nihayet yüz yüze geldiğimiz bizim Kürt meselesi.
Yerel olmamasından geçtim, bir adım daha atıp, önce insana özgü ve giderek evrenselleşmiş bir mesele olduğu da söylenebilir.
Bir ülke bütününde farklı ırktan, dinden, farklı topluluklar bulunmaması neredeyse düşünülemez. Ama bunlar arasında, sayıca bağımsız bir ülke oluşturabilecek bir veya birkaç topluluk varsa, orada ve o gruptan, içi kıpırdamaya başlamış siyasetçiler de var demektir. Ee belli yöne kanalize edilebilir bir seçmen kitlesi oluşsun da, o ağaçta siyasetçi tomurcukları belirmesin... Olacak şey değildir.
Değişen sadece millet kavramı değil. Dünyamızın naturası da değişiyor. Büyüklerin denetlediği uluslararası kuruluşlar disiplinine bağlı ve fazla iri olmayan ülkeler ve devletler, iri daneler açısından da daha kullanışlı oluyor.
Ben arenaya çıkan siyasetçilerin kimliği ve kişiliğiyle bu açıdan çok ilgileniyorum. Ufkumuzun sonu, şair-i âzamın da dediği gibi gene insandır. Son umudumuz her zaman ve her yerde o değil mi? Leyla Zana ve Emine Ayna’lardansa, Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk’lar olsun, Oral Çalışlar’ın müsaadeleriyle.

«Kuşevi» ve «Hayat Sineması»
Cumartesi gittim TİM’e. Davetiye Türker İnanoğlu’ndan geldi mi, iki elim kanda olsa giderim. Sirk Mekanik ekibinin «Kuşevi Fabrikası» adlı gösterisiydi. Amerikalı bir trup.
İki sebeple beni mutlandıran bir seyirdi bu. Sirk dünya turu programında uğradı İstanbul’a. Bu bağlantıyı kuran Türker’e çocuklar adına da çoook çok teşekkür ederim. Belki para kazanmadılar, ama TİM’in şânına layık bir seyirdi.
Hayranlık duyduğum kızlı-erkekli on akrobat sahnede, müthiş bir teknolojiden de faydalanarak mucizeler gerçekleştirdiler. Maharetleri ve estetik cazibeleriyle. İşini çok iyi yapandan daha güzel insan bilir misiniz?
Şarlo’dan esinlenmiş bir komedyen bile vardı sahnede.
İkinci bulunmaz güzellik de seyircilerin yarısını oluşturan, Sirk’i görmeye gelmiş miniklerdi. Orada olmasalar dertlenirdim.
* Sinan Çetin’in Hayat Sineması’nı seyrettim pazartesi akşamı Kanal D’de. Boşanma ihtiyacı duymuş veya o noktaya gelmiş, diyelim; yani müşküldeki bir çifti ağırlıyor ekranda. Ben olsam ne yapardım, diye de düşündüm. Tek kelimeyle «zor» bir iş. Daha önce, Film Gibi adlı bir programı vardı Sinan’ın; hayatın cilveleriyle birbirinden ayrı düşmüş insanları buluşturuyordu.
Ağırladığı çiftin derdi, erkekten kaynaklanan bir sebeple çocukları olmamasıydı. Erkek «Karımı çocuksuzluğa mahkûm edemem» diyor. 14 yıldır evli bir çift, sevgilerini de öyle güzel ifade ettiler ki. Sinan, tekrarlanınca programa zarar verebilecek bir formülle halletti meselelerini.
Sinan Çetin böylesine bir programda tabiî, sâkin, samimî tarzıyla çok iyi. Ciddî bir sahne kişiliği de var zaten. 

Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Necati Yıldırım)

* Cumhuriyet-Pazar’da Sunay Akın, «Kule Canbazı» başlığı altında yazılar yazıyor. Bu kelime canbaz mı yazılmalıdır, yoksa cambaz mı?
– Kelimenin aslı Farsça. Anlamı «canı ile oynayan, hayatını tehlikeye sokan» demek.
TDK’un sözlüğünde canbaz’a, bir gönderme maddesi olarak bile yer verilmemiştir. Ben bu değişikliği Türkçe’nin «n»den sonra «b» harfinin kullanılmasından hazzetmeyişine bağlıyorum: anbar’ı ambar’a, anber’i amber’e çevirdiğimiz gibi.
Cevap: Geçerli imla cambaz’dır.