Bu halk sizi ödüllendirirdi

Okarşılaşmanın haberini veren, fotoğrafını çeken arkadaşlarımız, bayramı tebrik edercesine sevinçliydiler. Okurlar olarak biz de bir an için mutlu olmadık, hiç ümitlenmedik değil.

Okarşılaşmanın haberini veren, fotoğrafını çeken arkadaşlarımız, bayramı tebrik edercesine sevinçliydiler. Okurlar olarak biz de bir an için mutlu olmadık, hiç ümitlenmedik değil. Tahmin ederim aranızda benim gibi, o fotoğraflı haberi en yakınında olana göstererek:
– Hah işte şöyle! Selamlaşın, hatır sorun... Bir araya gelmişken hazır, aranızda iki çift de laf edin, diye ferah bir nefes alan çok olmuştur. Konuşmanızı bütün bir millet bekliyor. Siz ikiniz, daha çoğunuz değil, Tayyip ve Deniz Beyler olarak şimdilik sadece ikiniz aranızda anlaşır gibi olsanız, Türkiye’nin yüzü gülecek, kaderi değişecek, a benim yakışıklı dostlarım!
Siz ki bu ülkenin seçilmiş gözbebeklerisiniz. Sizlerin seçimlerde aldığınız oyun yüzde şu kadarı okurum olsa benim, yere göğe sığamam herhalde, keyfimden, gururumdan ne yapacağımı bilemez hale gelirim; Allah saklasın belki de gözüm kararır, o hızla, basın dünyamızda Hıncal Uluç’la boy ölçüşmeye bile kalkardım.
Siz maşallah, bakıyorum vakarınızdan asla taviz vermiyorsunuz. Bu ülkenin ve insanlarının, kaderlerinin, sizin telaffuz edeceğiniz sözlere göre iyiye veya kötüye gideceği inancıyla ağzınızın içine baktıklarını bildiğiniz halde, ağzınıza her ne gelirse söylemekten hiç geri durmuyorsunuz.
30 Ağustos günü kabul resmi sırasında, birbirine fırından ekmek alırken rastlamış ahbaplar gibi aranızda iki satır laf etmenizin bile memlekette ümit ve sevinç uyandırdığını gördünüz.
Ben bu hususu size, ABD’deki son başkanlık seçimi ertesi de söylediğimi hatırlıyorum. Kazanan Obama ile kaybeden McCain, neticelerin açıklanmasından hemen sonra, ekranlar sayesinde bütün dünyanın gözü önünde bir araya geldiler.
O ikilinin, ülkelerinin hizmetinde kader birliği etmiş, bütün farklılıklara ve tartışmalara rağmen, «aslında her şey halkımızın güveni ve mutluluğu için» îmanında vahdet-i vücuda ermiş kişiler olduğu, uzaktan bakınca bile gözle görülebilir bir haldi.
İkisinin de, besbelliydi içine sinmiş bu inancın yüzlerine yansıyan ışığı öylesine anlamlıydı ki, görüntü sizin hafızanızda da yer etsin diye dikkatinizi çekmeye çalışmıştım. Gerek de yoktu aslında, o sahneyi görmemiş olmanız mümkün değildi.
Tayyip ve Deniz Beyefendiler. Tören alanındaki şeref tribününde, aynı gün tekrar bir araya geldiniz. Sanki Tanrı, siyasetçi eşlerinin en soylularından birini bilhassa aranıza oturtmuştu, o gün orada. Tayyip Bey Olcay Hanımefendi ile elbette ilgilendi.
Bu satırların yazarı orada sizden, yani iktidar ve muhalefet liderlerinden asıl neyi bekledi.
Herhalde hayret edeceksiniz, ama bence kaçırmış olduğunuz (olduğumuz daha doğrusu) fırsatı söylemeden edemeyeceğim.
Tayyip Bey’in Olcay Hanım’ı selamlamasından sonra birbirinize dönüp, Türkiye’nin ve bütün dünyanın gözleri önünde kucaklaşmanızı, ben... bekledim.
Örfümüzce barış görüş olmanın en güzel ifadesidir. Böylece Devlet ve Ahmet Beylere de yol göstermiş olurdunuz.
Bizim insanımız badireli bir tarihten gelmiş halk olgunluğuyla, bu jesti çok iyi anlar ve değerlendirebilirdi. Siz dördünüz, sanki bu halkın içinden gelmiyorsunuz.
Bilmem ki nereden çıktınız? 

Güçler sıralamasında Ordu
Deniz Ülke Arıboğan ile tanışmış değiliz. Bahçeşehir Üniversitesi’nin rektörü. Ulusal Hukuk ve Politika Dergisi’nin editörü. Uzmanlık alanı uluslararası ilişkiler. Ve Akşam gazetesinde köşeyazarı. Bir «fart-ı faaliyet» (aşırı eylem) vakası daha, diyebiliriz.
Pazartesi günü «Güçlü ordu, güçlü Türkiye» özdeyişini destekleyen yazısını okudum. «İçerik açısından çok önemli bulduğum bir ifadeydi bu...», diye girdiği ibareyi «Aynı kanaatteyim. Güçlü ordu güçlü Türkiye; zayıf ordu etkisiz Türkiye, demek» diye tamamlıyordu.
Sonra İsmail Küçükkaya’dan alıntılara geçmiş, ki onun dediği farklı: «TSK’nın demokratik süreçlere ve iç düzene müdahalesi’nin engellenmesi ile zayıflatılması arasında bir ayrım yapılmalıdır» diyor.
Farklı meselelerden söz ediyorlar. Aynı gün aynı konuda yazan Ardan Zentürk’ün dediği (Star) daha yakın geldi bana.
«Belli ki asker (...) kendi geleneksel ağırlığını sorgulayan yaklaşımlardan rahatsız» tespitiyle girmiş konuya. Biraz ileride şu sıralamayı yapıyor:
«Güçlü Türkiye’nin ana formülü şudur: Güçlü ekonomi, güçlü hukuk, güçlü ordu...»
Zentürk, Orgeneral Başbuğ’a hak da veriyor: «Güçlü ekonomiye sahip demokratik Türkiye’nin ordusunun zafiyet içinde olması bir felaket senaryosudur» diyor. Verdiği üç maddelik formül şu:


* Türk ekonomisi bütün hastalıklardan arınıp güçlü olmak zorundadır. 

* Türk demokrasisi ve bağımsız hukuk sistemi güçlü olmak zorundadır.

*  Türk ordusu güçlü olmak zorundadır.
Askerler kendi aralarında neleri nasıl konuşuyorlar, bilmiyoruz. Ama onlar adına konuşanların dediğini anlamakta güçlük çektiğimiz oluyor.

Dil Yâresi
* Fikret Bila:«Eşi, Deniz Baykal ile Başbakan Erdoğan’ın arasında yerini almış, resmi geçit törenini izliyordu» diyor (Milliyet, 31 ağustos).
– İtirazlarım var. Resmigeçit bitişik yazılır. Arapça resm, «tören» demek zaten; resm-i geçit de «geçit töreni» demek. Benzer deyişler de vardı dilimizde: resm-i kabul («Resmî konukları ağırlama töreni»), resm-i küşat («Açılış töreni») gibi...
*
* Yusuf Çotuksöken’den açılım kelimesinin anlam tarifine katkı. (İsterseniz öneri, deyin; ama bir yere not edin!)
«Açılım sözcüğüne benim de bir katkım olabilir diye düşündüm ve sözcüğü şöyle tanımlamaya çalıştım:
«AÇILIM (açıl-mak eyleminden açıl-ı-m) a. İlgili tarafların uzlaşma ortamı yaratmak, bir konuyu, sorunu çözüme kavuşturmak üzere çok yönlü olarak ele alma çabası.»