Bugün Ortaköy'de, «60'ıncı yıldönümü»nü kutlayan hortlaklardan biri de benim

Boğaziçi Üniversitesi'nde bir toplantıdaydık. Pek güzel yüzlü bir kız öğrenci geldi, bana doğru eğildi.</br>&#8211; Siz geldiğinizde dikkat ettim, dedi; yakanız boştu.

Boğaziçi Üniversitesi'nde bir toplantıdaydık. Pek güzel yüzlü bir kız öğrenci geldi, bana doğru eğildi.
– Siz geldiğinizde dikkat ettim, dedi; yakanız boştu.
Anlamadım dediğini.
– Bakın size bir rozet getirdim. Takar mısınız, dedi.
Baktım, Kabataş rozeti. Benimkini ne zaman kaybettiğimi hatırlamıyorum. Taktım yenisini yakama. Torunum yaşındaki okul arkadaşıma teşekkür ettim.
Nasıl sevindiğimi anlatamam.
Masamdaki takvime iliştirdim rozetimi, bu sabah unutmayayım diye.
Evet, Ortaköy'deyiz bugün. Kabataşlıların pilav günü.
Birkaç ay önce gene okuldaydık. Okul arkadaşım olan torunlarıma pilav günü de birlikte olacağımızı söyledim.
– İhmal etmeyin ama, söz verdiniz, bekleyeceğiz, dediler.
Onlar cıvıl cıvıl salonda, ben sahnedeyim.
– Neden bu kadar kararlı olduğumu da anlatayım size.
Yıllar önce gene lisede, bu salondaydık. 1997 yılıydı. Ben de sahnede sebilhane bardağı gibi yan yana dizilenler arasındayım. Mezuniyetimizin 50'nci yılını kutluyoruz.
Yerimize oturduk. Kürsüden teşekkür edenleri, okul hatıralarını anlatanları dinliyoruz. Sağımda Nurullah Gezgin oturuyor, solumda Nüzhet Parkan. (Bugün onlarla bir kere daha bir arada olma şansından mahrumum.)
Kürsüdekilerden biri dikkatimi çekti. Oraya çıkanların hepsi, bizim gibi ellilikler. Başka sınıflardan da olsa, adını hatırlamadıklarımızın bile yüzleri çok tanıdık. Ama bir süredir kürsüde bir şeyler anlatan biri var ki, onu hiç mi hiç tanımıyorum.
Nüzhet'in hafızası kuvvetlidir. Ona eğildim:
– O konuşanı tanıyor musun, dedim. Ben çıkaramadım.
– Çıkaramazsın, bizden değil.
– Ya kimlerdenmiş? Tanımadığımız bir öğretmen filan mı?
– Yok oğlum, dedi; o hortlak takımından biri. Boşuna yorma nazik kafanı.
– Sululuğu bırak şimdi.
– Yahu hortlak dedim ya. Onun altmışıncı yılıymış. Başka da altmışlık yok, bak etrafta.
Bir süre gözlerimi ayıramadım, mezuniyetinin altmışıncı yılını tek başına kutlamaya gelmiş olan Kabataşlıdan.
Bugün rıhtımda birçok altmışlık bir arada olacağız, diye çıkacağım evden. Unutmadım, rozetimi taktım. Umarım onu bana hediye eden torunumu da orada tekrar göreceğim.
Hava güzeldir inşallah, mektebin rıhtımını çok severim. Birçok arkadaşımı bir kere daha görmek ümidiyle oradayım. Yetmişinci yıla kadar da sabredecek değiliz ya! (Nüzhet olmayınca, hatırlayamadığım adları ben kime soracağım bugün? O adlarıyla kalmaz, numaralarını da fısıldardı kulağıma!)
*
Biz Boğaz çocukları, bir gün Kabataş Liseli olmak ümidiyle büyürdük. Benim Beşiktaş 1. Ortaokulu diye gittiğim mektep de bir yıl öncesine kadar Kabataş'ın orta kısmıydı. Bütün Boğaz'da bir de Feyziâti Lisesi vardı, adı sonradan Boğaziçi Lisesi olan. Arnavutköy ve Bebek'te Amerikan Kız Koleji ve Robert Kolej ile karşıdaki tepede Kandilli Kız Lisesi.
Kabataş ile Kandilli devlet okullarıydı; diğerleri özel, paralı okullar. Ve mevcudumuz bu okullardan ibaretti. Ha bir de Ortaköy'den Kuruçeşme'ye uzanan yolun hemen başında, o da rıhtımda yer alan Gaziosmanpaşa Ortaokulu.
Boğaz köyleri, savaş yıllarında, çok mütevazı ailelerin oturduğu semtlerdi. Çoğu yalılarda mesken tutmuş, Bebek'te, Yeniköy'de, Sarıyer'de, Anadolu kıyısında varlıklı ailelerin ahfadına da rastlanırdı belki, ama sahiden zengin aileler tek tek sayılacak kadar azdı. Onların çocukları da herhalde paralı okullara giderdi.
Ben bizim sınıfın yarıya yakınının, kışın giyecek paltosu, pardösüsü olmadığını biliyorum. Üstlük asacak kancaların çoğu, kış aylarında da boş dururdu. Kantinden her gün gidip istediğini alabilen mutlu çocuklar parmakla sayılacak kadar azdı o zamanlar.
*
Benim çocuklarım, onların çocukları da özel-paralı liselerde okudular. Öğrenci hikâyeleri hâlâ eksilmedi evimizde. Bu sayede okullarda havanın ve kürsülerdeki hocaların ne kadar değiştiğinden haberdarım.
Bir karşılaştırma yaparken gene de duraksarım. Bizim hocalarımızı benim gözümde o kadar büyüten, yoksa onların «rahle-i tedrîsinde»yken, bir bacaksızlar ordusunun efradından ibaret oluşumuz muydu, diye?
Kadın öğretmen hemen de hiç yoktu, diyebilirim. Biz son sınıftayken iki hanım geldi nihayet. Zamanla çoğaldılar. Liselerimizin adında o zaman «Kız» ve «Erkek» kelimeleri de mutlaka bulunurdu; yanlış bir mektebe başvurmayalım, diye herhalde. Söylemiştim galiba. Ben hâlâ irkilirim, bir kız çocuğu Kabataş, Galatasaray, İstanbul Lisesi mezunuyum, dediği zaman.
– Daha neler estağfurullah, diyesim gelir de söylemem.
Bugün, cıvıl cıvıl bir kalabalığın içinde yalnızlığımı, daha doğrusu fazlaca azalmışlığımızı görerek hüzünlenir miyim, diye bir endişem de yok değil.
Çoğu, benim üzerimde de derin izler bırakmış olan hocalarımızı, mektebin koridorlarında dolaşır, sınıflara girip çıkarken, hâlâ bir aradaymışız gibi, daha çok hatırlıyorum, daha çok hissediyorum.
Bugün, tertemiz havasını bir kere daha içime çekerek mutlu olacağım bu yuva, benim için dünyanın gelmiş geçmiş en önemli mektebi.
Hatırlayabildiğim en eski arkadaşlarımla, yılda veya on yılda bir de olsa, buluşabildiğim başka bir yer var mı?