Bülent Ersoy'un «taşıyıcı anne» dediği aslında «sunî ilkah»tır

Kendime göre benim de bir magazin dünyam var. Magazin kavramım, anlayışım var desem, herhalde daha doğru.

Kendime göre benim de bir magazin dünyam var. Magazin kavramım, anlayışım var desem, herhalde daha doğru. Beni ilgilendiren bu tür haberleri, hadiseleri gazetelerde okurum, ekranlarda seyrederim.
Laf olsun diye değil, dikkatle, ciddiyetle.
Bir sıkıntım var, ki adlarla ve yüzlerle ilgili. Bundan çok utansam da, adları unutuyorum. Son zamanlarda yüzleri de unutmaya, daha doğrusu birbirine karıştırmaya başladım. Çaresiz kalınca bazen isyan ediyorum:
– Özellikle kızlarımız. Boyları uzayan, giderek daha bir zevkle giyinen, Allahın bildiğini kuldan saklamanın anlamı yok, bizim gençliğimizdeki hemcinslerinden çok daha güzel olan genç kızlarımızı, bütün dikkatime rağmen birbirine karıştırıyorum.
Bir yaşıtım, «Gözün kamaşıyor olmalı!» diyor. Hiç de değil. Çocukluğumdan beri yaşıyla barışık bir adamım ben. Size de anlattım mı hatırlamıyorum, doksanını geçmiş büyük dostlarımdan bir beyefendi vardı. Bir gün karşı balkonda mayosuyla güneşlenen bir hanımdan gözünü ayıramadığını fark etmiş, gizli gizli çok da gülmüştüm onun bu haline. Ben, tabiatın kararlarına boyun eğmekte hiç sıkıntı çekmedim. Durumu «Ağzına vurmuş» diye anlatılan, yaşını başını almış gevezelerden de hayatım boyunca
hiç hazzetmedim.
Biz konumuza dönelim.
*
Benim için magazin haberi sayılan üç hadise aksetti bu hafta basın-yayın dünyasına. En ilgi çekici olan, ölümün yaklaştığını hisseden Rhode Island'lı kedi haberiydi. Adı Oscar'mış. Yaşlı alzheimer ve parkinson hastalarının çoğunlukta olduğu bir bakımevinde yaşıyor.
Vaşington'dan Kasım Cindemir'in verdiği bu habere göre (Hürriyet, 27 temmuz), Oscar son günlerde «Şefkatli Bakıcı» plaketiyle ödüllendirilmiş. Haber New England Tıp Dergisi'nden yayılmış bütün dünyaya. Dr. David Dosa:
– Oscar pek hata etmeden, diyor; ölecek olan hastayı fark ediyor, anlıyor, hissediyor, artık ne derseniz...
Dr. Joan Teno, gidip yanına sokulduğu ve oradan ayrılmadan beklemeye başladığı on üçüncü hasta da ölünce, inandım bu kedide bir fevkaladelik olduğuna, demiş.
Ölümün eşiğine gelen hastalar, günün birinde Oscar'ın yanlarına, yataklarına gelip bir daha oradan gitmediğini pek fark etmiyorlarmış. Bazen, «Alın bu kediyi buradan!» diyen hasta yakınları da oluyormuş.
Benzer vaka sayısı 25'i bulmuş. Dr. Teno, «Oscar, bazı kokulara veya onu büyüten hemşirelerin davranışlarındaki değişmelere göre hareket ediyor olabilir», diyor. Ölümü yaklaşan hastalara verilen ısıtıcı battaniyeler ve benzeri eşya da Oscar'a çekici gelmekte olabilir.
Malraux'nun hiç unutmadığım sözüdür: «Ölüm, insanın 1 numaralı gerçeği.» İyi de, bundan çok daha ürkütücü olan herhalde çok yaklaştığının fark edilmesidir.
Etkileyici bir haberdi.
*
Bu geçen haftanın hadisesi değil. Şubat ayından bu yana takip ettiğimiz
bir haber.
Leyla Kömürcü adlı bir kızımız var, dersem hatırlar mısınız? Her gün gazetelere hiç değilse şöyle bir göz atanın bile farkında olacağı bir haberdi. Leyla'nın hikâyesini şubat ayından beri biliyoruz.
Ben hakkında en geniş bilgiyi, Ayşe Arman'ın Hürriyet'teki mülakatlarından aldım. O, macerasını merak ettiği birinin karşısına geçince, meseleyi didik didik etmeden, okurlarının aklına gelebilecek bütün sualleri bir bir sormadan işin peşini bırakmaz. Yani Leyla hakkında (Ayşe sayesinde) ben de sorabileceğim bütün suallerin cevaplarını almış durumdayım. O kadar ki, sıkılmayacağınızı bilsem, üç dört pazar anlatabilirim size Leyla hadisesini. (Kendi ailesiyle ve bu sebeple arası açıldığı için soyadını değiştirmiş, Leyla Bilginel olmuş. Bilginer olmamasına da, Haluk Bilginer'le karışır diye dikkat etmiş.)
Her şeyi dedim ya, bundan ötesini özetleyeyim.
Leyla, doğurma ihtimalini tehlikeye sokacak hastalıklar geçirmiş. 29 yaşında. Gitmiş New York'taki bir sperm bankasından hamile kalmış. Hakkında bilgi aldıktan sonra, ona uyar diye seçtikleri, bankaya sperm bırakmış yedi adamın fotoğraflarını göstermiş, özelliklerini bildirmişler. Birini seçmiş. Çocuk 18'ine geldiği zaman da, «Babam kim?» sualine cevap verilmesini kabul etmeyen verici (donör)lerden biri. Adını, adresini Leyla da bilmiyor, hiç öğrenemeyecek.
Çok laf kaldırır bir durum, biliyorum. Gazetelerde nedense, bu haber ve hadiseyle Ayşe Arman'dan gayrı ilgilenen olmadı. (Ayşe'nin lehine bir not elbette!)
Ben rastlasam Leyla'ya, ona her şeyden önce şunu sorardım:
– Çocuk bir gün sana babasını soracaktır. Merak etmemesi mümkün değil. Ne diyeceksin ona?
Ayşe bu sualin cevabını da almış Leyla'dan.
– Ne diyeceğimi şimdi bilmiyorum, demiş; pedagoglardan yardım isteyeceğim elbette. Kendisiyle barışık, pozitif bir çocuk olursa, şöyle düşünmemesi için bir sebep yok: «Ben o bankaya bırakılmış bir spermdim, cenin bile değil. Annem beni zorla almadı. Bir adamı kandırarak bana hamile kalmadı. Bir gecenin sarhoşluğunda yapıp, çaresizlikten beni doğurmaya mecbur olmadı. Beni istedi, hem de çok istedi...» Belki de hesap sormaz, «İyi ki beni doğurmuşsun!».
Son dediği:
– Çünkü ben almasaydım onu başkası alacaktı. Onda hayat bulacaktı...
Ayşe sahiplendi ve unutmadı, terk etmedi Leyla'yı. Çocuk dünyaya geldi. Kayra adı verildi. Hadiseyle hiç ilgilenmedikleri halde, ara sıra, o da sataşmak için Leyla'dan söz eden olursa, onu korumak için gene Ayşe öne çıkıyor.
Magazin haberi ve yazısı diye, ben onun yaptıklarına derim. İşi, Bodrum/Plaj haberleri yazmaktan ibaret olanlara başka bir ad bulun.
*
Haftanın bence üçüncü magazin haberine gelince, tarih sırası açısından...
O da Bülent Ersoy'la ilgili. Dediğine göre (Hürriyet, 27 temmuz), eline domates almayan kadın, genç kocası Armağan Uzun'un hatırı için mantarlı karides bile yapmış. Şu kararlarını da bildiriyor:
– Beni seçen kişi benim doğurganlık özelliğim olmadığını biliyor. İleride çok isterse, kesinlikle evlat edinmem. Taşıyıcı anneye başvurabiliriz. Cinsel ilişkiye girmezler. Armağan Bey'den alınan spermle laboratuvar ortamında çocuk sahibi olabiliriz.
Terim hatasının farkındayım. Taşıyıcı anne değil söz konusu olan; dediği ameliyenin adı sunî ilkah'tır. Onu da o zaman konuşuruz.