Bülent Hanımefendi

Geçmiş jüri mensuplarını mumla aratacak bir afet arz-ı endam eyledi Popstar Alaturka'da. Kendi tabiriyle 'Heyet-i umumiye'yi yerle bir etti.

Jüri, Anglo-Sakson hukukunda adaletin uygulanmasına katılan yurttaş topluluğunun adı. Jüriler ceza mahkemelerinde görev yapar.
Başka jüriler de var. Üniversitelerin doçentlik jürileri gibi... Mimarî yarışmalardaki proje jürileri gibi... Bir de malumunuz, televizyon programlarının, bizde dillere destan olan yarışma jürileri var, üstünüze afiyet!
Bu tür programların ilki Popstar Yarışması'ydı. Garip bir çocuk vardı, adı Bayhan. Sevimli genç adam Abidin. Kazansın istediğimiz kız Firdevs. Ve diğerleri...
Önce yarışmacılarla ilgilendik. Onları seyrettik, dinledik, merak ettik. Derken sahneye yakın oturan jüri üyeleri dikkatimizi çeldi. Programdan ünlenerek çıkan, yarışmacılardan biri değil, jüri üyeleri arasında yer alan, hiç tanımadığımız bir zıpçıktıydı, Armağan Çağlayan. Bir çıktı ve pîr çıktı Allah için, çocuğu jürilik makamından bir daha kimse indiremedi.
Seyfi Dursunoğlu bir müessese zaten. Armağan'a bakarak benzer bir çıkış yapmaya çalışanlar oldu. Denebilir ki bütün ihtimaller denendi. Öyle bir noktaya geldik ki, birbirini izleyen şarkı, dans, sirk, buzda kayma, oyunculuk ve her türden marifet programlarında biz, yarışmacılardan çok jüri üyelerini seyreder olduk. Oyuna katılanlar da öyle, onların gözü kulağı da «heyet-i umumiye»deydi.
Derken efendim, geçmiş jüri mensuplarını mumla aratacak bir afet arz-ı endam eyledi Popstar Alaturka adlı şarkı yarışmasında. Kendi tabiriyle «Heyet-i umumiye»yi yerle bir etti, diyebilirim. Frenk tâbiri diva sıfatını benimsemiş (Muganniyelerin kraliçesi, demektir), jürinin diğer üyelerini yerle yeksan etti, ki onlar Orhan Gencebay, Ebru Gündeş ve adı geçen Armağan Çağlayan gibi meşâhirden kimesnelerdi.
Bülent Ersoy nam bu fevkalâdenin fevkinde şahsiyet hakkında bizi bir nebze daha tenvir buyuracak ehlivukufun beyanlarına intizar etmek mevkîindeyiz, efendim. Âmin!
Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Kaan Aslan)

  • «İyi de bu davranış biçiminin kamuoyunca benimsenip alkışlanmadağını da görüyoruz» biçiminde başlayan bir cümle yazdınız. Davranış zaten davranma biçimi değil mi? Davranış biçimi demek biraz durak yeri veya kapalı spor salonu demek gibi olmuyor mu? Nitekim Ömer Asım Aksoy da bu kullanımın hatalı olduğunu belirtiyor.
    – «Tarz, üslup» anlamında biçim derken, kelimeyi daha geniş kapsamlı bir anlamda kullanmış oluyoruz. Ayverdi Sözlüğü kelimeyi bu anlamıyla şöye tarife çalışıyor: «Bir şeyin bütünüyle gösterdiği şekil ve nispet; bir şeyin, şekli bakımından kuruluşunun bütünü.»
    Uyarınıza teşekkür ederim, bu vesileyle durup, konuyu bir daha düşünme ihtiyacı duydum. Geniş kapsamlı derken neyi kastettiğimi örnekle ifadeye çalışayım.
    – Davranışı hoşuma gitmedi, derken, «Tuhaf davrandı» anlamında, tek bir davranmadan söz etmiş oluruz.
    – Davranışını sevmem demek, daha geniş zamanlı bir ifade oluyor.
    – Davranış biçimini (tarzını, üslubunu) sevmiyorum demekle, bir genelleme yapmış, adı geçenin bu muamele tarzını alışkanlık haline getirmiş olduğuna dair düşüncemizi de belirtmiş oluyoruz, gibi geliyor bana. Davranmak fiili de başlıca iki anlama geliyor. «Bir işe başlamak, girişmek» ve «Tavır takınmak». Kelimeyi bu ikinci anlamda kullandıysak, davranış biçimi diyerek anlamı bir daha pekiştirmiş oluyoruz kanaatindeyim.
    Sizinle bu konuda farklı düşündüğümüzü belirttim. Bekleyelim bakalım, bu iki açıklamadan birini doğru, diğerini yanlış bulanlar ne diyecek? Veya konuyu daha farklı bir açıdan ele alan da olacak mı?
    Bir ölüm ilanının hatırlattığı
    Cihat Baban'ın eski bir çömezi olarak hâlâ her sabah, ölüm ilanları sayfasına bir göz atarım. Yazı İşleri'nde çalışırken akşamları bu sayfaya mürettiphanede bakar, haber değeri olan biri varsa ölenler arasında, muhabir arkadaşları uyarırdım.
    Dün o sayfada FRİK soyadı dikkatimi çekti. Bildiğim sporcunun bir yakını mıdır, diye akraba ve taallukatına baktım. Birden adın tamamını okudum: Mehmet Güner Frik. Son iki adıyla tanıdık onu. Ben akran, ünlü bir atletti. Gördüğüm ilk üç adım'cıydı. 1945'te 14.78'le Türkiye rekorunu kırdığı gün, (sanırım) Fenerbahçe Stadı'ndaydık. Londra'daki üçüncülüğü ile Olimpiyatlarda ilk atletizm derecemizi almış olan Ruhi Sarıalp rekoru, o 1948 yılında 15.07,5'e yükseltecek ve uluslararası diğer şampiyonalarda madalyalar almaya devam edecekti.
    Pek yakışıklı ve birbirinden zarif iki gerçek sporcu. Uzun uzun baktım ilandaki fotoğrafına. Altmış yıl önceki sülün gibi genç adam (yaşlı haliyle de pek yakışıklıymış), gözlerimde canlandı. Spor basını eminim Güner'den değerince söz etmekte kusur işlemeyecektir.
    Nur içinde yatsın!
    SU'ya dikkat!
  • Yaklaşan küresel ısınma ve susuzluk felaketine dair çok zarif bir uyarı aldım. Kutunun üzerinde «SU», altında «VAKKO» yazıları olmasa, bu ihtiyara böyle nâdide bir losyon gönderen de kim, diye telaşa kapılacağım.
    Vakko, Tema Vakfı'nın sekiz maddede toparladığı uyarıları, bize aktarıyor. Kutuyu görünür bir yere koyup, nefsimi denetim altına alırım. Söz!