Bursa'nın suçlusu da biziz

Hele savaş yıllarında, neredeyse eğlence diye bir şey yoktu İstanbul'da. Ya maça giderdik, ya sinemaya. Biz Boğaz çocukları tramvaydan...

Hele savaş yıllarında, neredeyse eğlence diye bir şey yoktu İstanbul’da. Ya maça giderdik, ya sinemaya. Biz Boğaz çocukları tramvaydan hava güzelse Dolmabahçe’de iner ve Taksim’e yürürdük. Hava elvermezse gene tramvayla, bu sefer Karaköy’de tramvay değiştirip (aktarma’ydı bu muamelenin adı, bilet için ufak bir fark öderdik) kendimizi Galatasaray’a atardık. Değişmeyen hedef İstiklal Caddesi’ydi. Sinemalar orada ya!
Tatil günleri «60 kısım tekmili birden» gösterilen 3 saat süreli filmler de olurdu; Beşiktaş-Suat Park Sineması’ndaki gibi, aynı biletle 12 film birden seyredilen, sabah gidip akşam çıktığınız gün boyu süren seanslar da vardı.
Futbol maçları için gittiğimiz hepsi iki stadyum. Beşiktaş’ta Şeref Stadı ile karşı tarafta Fenerbahçe Stadı. İstanbul Ligi takımları bu stadlarda karşılaşırdı.
Yahudi futbolcular da var mıydı, hatırlamıyorum. Beşiktaş’ın millî çapta iki beki vardı, ikisi de Rum: Yani ile Hristo.
Beyoğlu’nun iki takımından biri Pera idi, Rumların; diğeri Ermenilerin, Taksim. İki takım da İstanbul Ligi’nde oynardı.
Türk takımlarındaki gayrimüslim oyuncuları, Pera ve Taksim futbol takımlarının Rum ve Ermeni futbolcularını hedef alan sevimsiz bir tezahürat yapıldığını hiç hatırlamıyorum. İstanbul’da 70 yıldır futbol seyreden biri olarak söylüyorum bunu.
Bursa-Diyarbakır maçında olanları seyreder veya okurken, ben yaştakilerin gençlerden daha çok üzüldüğünü -utandığını- tahmin edebilirim. 6/7 Eylül 1955 öncesinden söz ediyorum. Bizim insanlarımızdan oluşmuş kalabalıkların gün gelip Rum mağazalarını talan edebileceğini, Ortodoks kiliselerini basıp papazları sünnetten geçireceğini düşünemezdik o tarihte. Beş yüzyıldır aynı mahallenin bitişik evlerinde yaşadığımız komşularımıza, günün birinde düşmana saldırırcasına kötü muamele edebileceğimizi havsalamız almazdı. İstanbullu Rumlar da, gerektiğinde, vatandaş olarak Devletçe benimsenip korunmak gibi bir güvenceleri olmadığını herhalde o gün ve gece öğrendiler.
Köylerinde Türkçe bilen olmadığı için, muhtar seçmek üzere komşu köyden bir aileye ev, arazi, hayvan veren köylü Kürtler haberini Şükrü Hoca göstermişti bana. Okumuş, ürpermiştim.
Çocuklarımızdan Diyarbakır’a basketbol karşılaşması için gidince dehşete düşenler olmuştu; salonda Türkiye-Kürdistan Maçı yazılı pankartlar gördükleri için. İtiraz ederim ki, bu ikinci uyarıyı da o tarihte pekâlâ algılamıştım ben. Şükrü Hoca’nın -ki o da Kürttü- endişesi ve üzüntüsü de, evet çok etkilemişti beni. Ne diyeceğimi bilememiştim.
Milyonlarca başı olan toplum canavarının huzursuzlanıp huysuzlandığını fark edip de harekete geçmemenin, nasıl bir ihmal ve suç olduğunu bugün bütün ağırlığıyla idrak ediyorum.
Çok geç mi kaldık acaba, diye endişelenmiyor değilim. İçimden, yaşlı adam sıfatımla çıkıp:
– Bağışlayın çocuklar! Bu olanların asıl suçlusu biziz, benim neslimden olanlar, diye haykırmak geliyor. Neye yararsa!

Aynaya dikkatle bakın biraz!
Karşı kıyıda yazdıklarım yetmedi, hayır! Biraz daha söylemeden duramayacağım. Şehitlerimiz, anaları, babaları, kardeşleri, çocukları, ekranlarda göregeldiğimiz... Hapsedilen, kaçırılan, tecavüze uğrayan çocuklarımız... Deprem ara verdiyse, birbirini kovalayan sel felaketleri.. O da yoksa, trafik kazaları... Öldürdüğü sevgilisinin cesedini bavula sığdıramayınca, çareyi bir testereyle kızcağızın başını gövdesinden ayırmakta bulan bir genç adam... Darbe hazırlığına davranmış komutanlar... Küresel kriz, daralan işler, artan işsizlik yanında vergi salarcasına ceza kesen siyasî-malî otorite...
Daha sayayım mı? Beride zaten şaşkın diyegeldiğim toplumun, büsbütün gözünü karartmak, içini daraltmak için başkaca tedbirlerimiz var mı?
İsmet Berkan dün, işe her şeyden önce ırkçı ve yabancı düşmanı yanımızı kabul ederek başlayalım, diyordu.
Bizim günah çıkarma diye bir töremiz, güya bir çaremiz yok. Müftüden, kadıdan yardım da isteyemeyiz.
İşe her şeyden önce kendimize söz geçirmeyi öğrenmekle başlamalıyız. Kabahatimizi perdenin arkasındakine anlatıp ferahlamaktansa, aynada kendi gözlerimizin içine baka baka:
– Efendi sen çok olmaya başladın! haddimizi ve miktarımızı daha önce ve çok, kendimize  bildirebilmeliyiz!

Dil Yâresi
* Cihannüma’yı yazmaya başlayalı beri, yazdıklarımı bilgisayarında dizen arkadaşlarımdan rica ederim:
– Dikkat edelim de imla hatamız veya dizgi yanlışımız olmasın çocuklar! Biz burada herkesin bu gibi hatalarını yazıyoruz, benim köşemde de hata olursa, vallahi gözümüzü oyarlar, diye.
Vodafone reklamına sen de katıl, dediler. Metin ezberleyemiyorum. Onlar ne laf edeceğimi anlatıyor, ben cümleyi kendimce, doğaçlamadan söylüyorum.
Eleştiriler hemen başladı:
Allahını severseniz? diyorsun Hakkı abi. Allahınızı severseniz? demek gerekmez mi? (Cengiz Semercioğlu, Hürriyet, 28 eylül.)
– Allahını seversen veya Allahı seversen, deniyor. (Ahmed Mithat, «Söyle Allah’ı seversen, biz mi yanlış söylemişiz, bunlar mı yalan söylüyorlar?») Ama Allahını severseniz yanlış, sen haklısın. Teşekkür ederim, zahmet edip yazdığın için. 
* İkinci eleştiri bir okurumdan, Türkçe öğretmeni Hüseyin Toptaş’tan geldi:
– Aynı reklamda «ta ki... kadar» diyorsunuz. Oysa ta ki... sözüyle başlayan bir anlatım, ya emir ya da istek kipiyle çekimlenmiş bir fiille biter: Ta ki herkes öğrensin. Ta ki beni anlayalar, gibi.
Gözünüzden kaçtığını sanıyorum.
– Gözümden değil hayır, ağzımdan kaçmış. Ben ta ki’nin «yeter ki, öyle ki» anlamına geldiğini söyler dururum. Siz elbette doğru söylüyorsunuz. İlk defa bir reklam filmi çekimine katıldım. Gördüğünüz gibi ben de adamakıllı bocalamışım.
Lütfedip uyardığınız için size de teşekkür ederim.