Büyük gönüllü Kürt ile Ermeni olduğunu geç öğrenen hanım avukatın kitapları

Bu memlekette, arkadaşları veya hısım akrabası arasında Kürt bulunmayan biri yoktur herhalde.

Bu memlekette, arkadaşları veya hısım akrabası arasında Kürt bulunmayan biri yoktur herhalde. İstanbulluların da mutlaka Rum, Ermeni, Yahudi dostları vardır.
Gençlik çağım Beşiktaş ile Bebek arasında geçti benim. Ama çocukluğumda, arkadaşım olan bir Kürdün veya Ermeninin, bizden bir farkı var mı acaba, diye kendi kendime sorduğumu hiç hatırlamıyorum.
Gayrımüslimler ile aramızda, evet din farkı vardı. Benim anneme hanım, onlarınkine madam deniyordu. Boğaz semtlerinde cami, ortodoks kilisesi ve havra birbirine yakın, bahçeli binalardır. Şimdi düşününce fark ediyorum ki, biz Müslüman çocukları, şu veya bu vesileyle kiliseye de giderdik, havraya da; törenleri merak ederdik. Musevî ve Hıristiyan çocuklar camiye gelmezlerdi, diyecekken... vazgeçiyorum.
Şunun için: Onlar camiye, mahalleden bir yaşlı öldüğü zaman, tanıdıklarıysa şayet, cenaze töreninde bulunmak için gelirlerdi. Yani bahçede kalır, camiden içeriye girmezlerdi.
Halbuki kilise ve havralarda bütün törenler, evlenme de cenaze de olsa bina içinde yapılır. Biz, ibadethanelerin içine girerdik.
Göze görünür bir fark da hanımların başörtüleriydi. Bizim ninelerimizden başı açık olan yoktu, diyebilirim. Analarımız o kadar değil.
Mutfaklar arası fark, inanır mısınız, Ortaköy'deki Türk ve Rum iki ailenin yemeklerinden çok, İstanbullu ve mesela Gaziantepli Türk ailelerin sofralarında hissedilirdi.
*
Okullar ve öğrenciler için durum farklıydı. İlkokulda hatırlamıyorum, ama Kabataş Lisesi'nde Yahudi arkadaşlarımız vardı. Rum ve Ermeni, hayır! Onlar kendi okullarına giderlerdi. Bu düzenin de zamanla değiştiğini, son yıllarda gazetelerde birlikte çalıştığım, mesela Ermeni kızlarının kusursuz Türkçesinden anlıyorum. Türk ilkokullarına gitmişler. Üniversitelerde, oldum olası beraberdik.
Bakın size, yani bizden çok sonra dünyaya gelmiş gençler Türkiye'sine ne diyeceğim!
Bu ülkenin insanı tek çeşit değil. Karadeniz'de Lazlar, Gürcüler; güneyde Kürtler, Araplar; Trakya'da çeşitli muhacirler, Arnavut'undan Boşnak'ına, Makedon'una kadar; birçok bölgeye dağılmış Çerkezler...
Biz sınıflarda Lazlar ile Kürtleri fark ederdik; lehçeleri daha belirgin olduğu için. Ağızların çeşidi daha da çoktur. Ben bisiklete teker, domatese banadura dediklerini Adana'ya gitmeseydik, nereden bilecektim?
*
Gelelim İstanbul'a. Aralarında Kürtçe, Lazca, Arnavutça, Boşnakça, Çerkezce konuşan arkadaşlarımız da vardı; Yahudice (Bizim Yahudilerin İspanyolca konuştuğunu sonradan öğrenecektik), Rumca, Ermenice konuşanlar da... Hiç yadırgamadığımız farklardı bunlar; dil farkı veya din farkı... Farklılık diye lafı bile edilmezdi.
Yaşıtlarım adına söylüyorum. Dikkatimizi benzer farklılıklar konusuna ilk çeken, Nazi Almanya'sının Yahudi düşmanlığıdır. Almanları bu açıdan çok ayıplamamıza bir engel yoktu. Kıbrıs meselesi patlak verip de, Türk-Yunan anlaşmazlığı İstanbul'da 6/7 Eylül hadiselerine kadar varınca, biz bu şehrin gençleri, insanları olarak çok, ama çok utandık. Bu duygu, aramızda konuşmayı bile göze alamadığımız bir yüz karası olarak kaldı içimizde.
Bu iki konu dışında, bu şehrin insanı daha çok Osmanlı kalıntısı durumunda olduğundan mı nedir, komşumuz, arkadaşımız, eşimiz, dostumuz arasında farklı ırklar ve dinler sebebiyle bir ayrılık hisettiğimizi, düşündüğümüzü, konuştuğumuzu ben hatırlamıyorum.
*
Hadise onlar açısından da böyle midir acaba, diye hiç aklımızdan geçirmediğimizi ben geç anladım. Okuyup öğrenmeye, bu ayıbı kapatmaya çalıştım.
İki yazara, bana haddimi bildirdikleri için müteşekkirim.

  • Mehmed Uzun'la tanışabilmek ümidindeydim. Bu hafta kaybettik. Urfalı bir Kürt. 1977'den sonra İsveç'te yaşamak zorunda kaldı. Kürtçe, Türkçe ve İsveç dillerinde yazan, önemli bir romancı ve ağırlıklı bir düşünür. İsveç'te itibarı yüksekti.
    Bizim Kürtlerin hâletiruhiyesini bana o anlattı, büyük noksanlarımdan birini o giderdi.
    Ruhun Gökkuşağı adlı romanına, benim adım aslında Mehmed Uzun değil, diye başlar. Dedesi gitmiş nüfus dairesine. «O adlar olmaz, demişler. Muhammed'i Mehmed yapalım. Kürtçe soyadınızın anlamı nedir? Haa! Öyleyse soyadı da Uzun olsun!»
    Anladınız değil mi, kundaktaki çocuğu nasıl bir kaderin beklediğini? 2000'ler Türkiye'sinde varlığına, sağlığına ihtiyacımız olan bir halis insandı Mehmed Uzun. Nur içinde yatsın!
  • İkinci yazarım Fethiye Çetin. Aslında bir avukat Fethiye Hanım, geçenlerde bizim Neşe Düzel onunla Hrant Dink'in avukatı olarak mülakat yaptı (Radikal, 1 ekim).
    Kitabının adı Anneannem idi, Fethiye Hanımın. Benim de iyi bildiğim, Karacaoğlan'ın Arasan bulunmaz menendi eşi dediği soydan bir Anadolu kadınını anlatıyor, kendi anneannesini.
    Avukat torununun iş için Amerika'ya gideceğini öğrenen anneanne, onu odasına çağırıyor.
    – Amerika'ya gitmişken, bak bakalım... Orada bizim akrabalarımız var, belki bulursun.
    Torunu hayretler içinde, o devam ediyor.
    – Fethiye, ilk defa sana söylüyorum kızım. Ben aslında Ermeniyim. Çocukluğumda annem babam, akrabalarımız Amerika'ya kaçmışlar. Gitmişken bak bakalım...
    Hrant'ın gazetesine gitmeden ilan vererek aramaya başlıyor Fethiye akrabalarını. Orada buluşuyorlar. Anlatıyor.
    En iyisi Anneannem'i okuyun. Siz de bana teşekkür edeceksiniz.