Büyük suç: telefon dinleme!

Kepazelikler zaman zaman nilüferler gibi su yüzüne vuruyor; beyaz, pembe, mavi, sarı... Bu tatlısu çiçekleri gibi kepazeliğin de çeşitleri var. Uzaktan bir süre merakla seyredip, sonradan lafını bile etmez oluyoruz.

Kepazelikler zaman zaman nilüferler gibi su yüzüne vuruyor; beyaz, pembe, mavi, sarı... Bu tatlısu çiçekleri gibi kepazeliğin de çeşitleri var. Uzaktan bir  süre merakla seyredip, sonradan lafını bile etmez oluyoruz.
Telefon dinleme alçaklığın son örneklerden biri. Kavgacı mizacımıza rağmen bu konuyu sükûnetle konuşabiliyoruz. Beklenmedik bir hadise, olağanüstü haksız, saygısız, seviyesiz, alçaklığın önde gideni bir davranış değilmiş gibi.
Bırakın hadisedeki aslî fiili, meseleyi bu ele alış tarzımız bile kepazeliğin dik âlâsıdır.
CHP Adana milletvekili Tacidar Seyhan bilgisayar mühendisiymiş. Söz konusu teknolojide behresi var demektir. Yasadışı Telefon Dinlemeleri Komisyonu’nun eski üyelerindenmiş üstüne üstelik. Bir yerde rastlasam, «Nedir Allah aşkına bu telefon dinleme işi? Devlet eliyle işlenen insanlık haklarına karşı apaçık ve menfur bir suç değil mi?» diye herhalde ona sorardım.
Hacet yok! Hürriyet’ten Saygı Öztürk’e anlatmış zaten (16 kasım). Söyledikleri ifşaat niteliğinde bir haber olmuş. «Canım bilmediğiniz bir şey değil ki!» diye önce dudak bükecekleri bile hayretler içinde bırakacaktır. Gelin bakın, birlikte bir göz atalım.

* TİB kurumunun, yani Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın denetimi, aynı başkanlığın görevlilerince yapılmaktaymış. Haklı olarak soruyor Saygı Öztürk: «Makul olan bu denetimi Yargı’nın yapması değil midir? Bu hal, işlemlerin Yargı denetiminden kaçırılması demek olmuyor mu?» diye.

* Elinde belgeler olduğunu söylüyor: Bazı mahkemelerin kime ait olduğu belirtilmemiş telefonlar hakkında dinleme kararı verdiğine dair.

* Üç yıl var ki bazı hâkimler ve savcıların telefonları da dinleniyor. Adı verilmeyen hâkimler bile var. Yani mahkeme karar alırken, bu izinle hangi hâkim ve savcının dinleneceğinden bile habersiz olabiliyor. Muhabir haklı olarak soruyor: «Dinleme izni ancak kuvvetli şüphe ve deliller varsa ve yapacak başka bir şey kalmamışsa verilebilecek bir izin değil midir?

* Bazı kişilerin telefonlarının dinlenmesine dair karar talebini getiren başvurularda, aslında o kişiye ait olmayan numaraların, sanki o kişi tarafından kullanılmaktaymışçasına mahkemeye bildirildiği iddia ediliyor. Hâkimi, Yargıyı aldatmak başlı başına bir suç değil mi? Yani hâkim böylece, kime ait olduğunu bilmediği bir telefonun dinlenmesine izin vermiş oluyor. (Açıklamada şu önemli not da var: «Bu uygulama çok yaygın.»)

* Birkaç tuhaf bilgi daha: Emniyet içinde birbirini dinleyenler de var. Milletvekillerinin adına gelen elektronik mektuplar da onlara ulaşmadan önce üç dört defa sorgulanıyor. (Bu fiilden maksat nedir anlamadım? Mektuplar okunuyor mu? Yoksa milletvekilleri size bunları yazanlar kimlerdir, diye sorgulanıyor mu? Sonra niçin üç dört defa?
*
Bu haber dün, Hürriyet’in 25’inci sayfasındaydı. Günün manşet haberi olamayışı bile mânidar değil mi? Bu olanlar da ahval-i adiyye’den mi sayılıyor?

CHP’nin bir Onur Öymen’i eksikti
Banko’nun önünde çalışacak görevlide aranan nitelikler vardır, demek yeter sanırım. Bu niteliklerin bir bir sayılmasına gerek var mı? O yer o kurumun insanlarla buluştuğu noktadır ve orada görevlendirilenin kurumu temsil edecek niteliklere sahip olmasına elbette büyük özen gösterilir.
Kurum adına konuşacak olanda tek bir vasıf aranacak, bu ne olabilir diye bana sorsalar, hiç duraksamadan cevap veririm:
– Aman ağzından çıkanı kulağı duymayan biri olmasın, derim.
Kürt meselemizde «Ne yapalım edelim barışı sağlayalım!» teklifini alenen ve resmen, sanırım sırf iktidardan geliyor diye geri çeviren ana muhalefet partimiz CHP’nin Genel Başkan Yardımcısı (yardımcılarından sanırım biri olan) Onur Öymen adlı zatı uzaktan tanıyorum. Bu kadarı bile, yıldızımın barışmayacağı biri olduğunu anlamama yetmiştir. Hani her dediği ve yaptığı size batan, aykırı ve densiz gelen insanlar vardır ya, benim gözümde öyle biri. (Oysa aynı soyadını taşıyan, sevip benimsediğim insanlar var, dostluklarından hazzettiğim. Soyadı zaten, marka olarak da geçerli bir nitelik değil. Bu nokta üzerinde durmamın münasip bir davranış olmadığı gibi.)
Siyasî partilerimizin başlıca kusurlarından biri de iç-denetim’den yoksun oluşlarıdır bence. AKP’de mesela Erdoğan’a, «Aşı meselesinde Sağlık Bakanı’nı kontrpiyede bırakmanız hiç hoş olmadı!» diyen biri çıkmış mıdır? Sanmıyorum. Bülent Arınç’ın parti sözcülüğüne dönüşü kendi aralarında eleştirilmiş midir?
CHP’de de Onur Öymen gibi, hiç de diplomata benzemez bir Dışişleri emeklisinin parti adına laf etmesine rıza göstermek, bence önemli yöneticilik hatasıdır.
Turnike programının başarılı sunucusu Güner Ümit’in başına gelenden ders alamayacak kadar «algılama özürlü» birinin CHP adına konuşmasına göz yumanı (ki hadisemizde Deniz Baykal’dır) bana sorulsa affetmem.
Sana soran yok, diyecekler vardır. CHP’lilerse diyenler, meheldir çünkü bu yanlışın bedelini ödeyecek olanlar da onlar. 

Adlar
* Kabataş’lı kardeşim Melih Akgül (Fen E 1978) «Sabahattin Ali’nin soyadında inceltme olup olmadığını soruyor. Kitap Fuarı’nda gördüğümüz kitaplarda inceltme işareti görmedik, ancak bir çok kişi Ali’nin «A»sını inceltme işareti varmış gibi telaffuz etmekte, diyor.
– Suali kısaltırsak, Ali’nin «A»sı üzerinde düzeltme (inceltme veya uzatma) işareti (kısaca «şapka» da denen) kullanılacak mı, kullanılmayacak mı, diye soruyor Melih. Soruyor çünkü bu ad Ali de olur, Âli de olur.
Kızı Filiz Ali Hanım’a da sorulabilir, ama ben Sabahattin Âli dendiğini hiç işitmedim; şapkalı «â» ile yazıldığını da görmedim. Ünlü Millî Eğitim Bakanımızın adı ne kadar Hasan Âli Yücel ise, büyük yazarımızın adı da o kadar Sabahattin Ali’dir.