Canlı bir seçim arifesi değil

Seçimlerde en çok oyu AKP'nin alacağına dair yaygın bir düşünce var. Ama ben, konuştuklarım arasında iktidardan hiç de memnun olmayan çok insana rastlıyor ve keşfetmeye çalışıyorum...

Seçimlerde en çok oyu AKP'nin alacağına dair yaygın bir düşünce var. Ama ben, konuştuklarım arasında iktidardan hiç de memnun olmayan çok insana rastlıyor ve keşfetmeye çalışıyorum: AKP'ye oy vermeyeceği belli olanların tercih edeceği parti acaba hangisidir?
Ne tuhaf, anlaşılmıyor.
Bunda acaba muhalefet sözcülerinin, iktidara karşı olan seçmenle aynı telden çalar nitelikte siyasetçiler olmayışının etkisi var mı?
Bütün niteliklerine rağmen ana muhalefet lideri Deniz Baykal'ın sesi halk nezdinde yeterince yankılanmıyor. Haluk Koç, Kemal Anadol, Onur Öymen de kulak verilen sözcüler değil.
Devlet Bahçeli, Mehmet Ağar, Erkan Mumcu, Zeki Sezer, aralarında ağzı iyi laf yapan hatipler de bulunduğu halde, nedense yıldızlaşamayan, halkın sevgilisi kişiliğini edinemeyen siyaset adamları.
Menderes ve İnönü adlı yıldız siyasetçilerin heyecan kattığı 1957 genel seçimlerini dakikası dakikasına yaşamış bir gazeteciyim. Tam içinde olmasam da, Demirel-Ecevit «Yüzyıl Savaşları»nı da yakından takip edenlerden sayılırım. Gülek, Bölükbaşı, Alican, Feyzioğlu, Erbakan, Özal... gibi siyasetçileri düşünün!
2007 Türkiye'sinde siyaset, yıldızları olmayan bir dünya matlığından, sönüklüğünden kurtulamıyor. Tartışmalar sıcaklıktan, yenilikten, yaratıcılıktan yoksun, tatsız... Seçmene yakın ve tanıdık gelecek, heyecan ve cesaret verecek ciddî bir çekişme bile yok gibi geliyor bana.
Ne düşündüğünüzü merak etsem de, tahmin edemiyorum.
Akgün Tekin
Her çevrede olduğu gibi gazetecilikte de, efendiliğiyle dikkati çeken ve sevilen arkadaşlarımız olur. Bu niteliklerinden daha çok, aramızdan ayrıldıklarında söz ederiz. Öyle olmayanları rencide etmeyelim diye zahir...
Aynı binada çalıştığımız Gözcü gazetesindeki dostlarımdan iki beyefendi adamdır ki, birbirinin peşi sıra hayata veda ettiler. Meftun Olgaç yaşıtımdı, Akgün Tekin küçük kardeşim sayılırdı. İki dakikalık asansör yolculuğunda bile onunla birlikte olmak, insanı ferahlatmaya yeterdi. Benzerleri giderek yazık ki azalan bir arkadaşımdan daha ayrılışımızdır bu. Aynı zamanda ciddî, bilgili, namuslu ve müeddep bir gazeteciden...
Mekânı cennet olsun!
Yazışma

  • İbrahim Ormancı. Tekrarlayarak soruyor:
    – Öz Türkçe'ye karşı mısınız?
    On yıldır hemen her gün burada Türkçe'den söz ediyorum. Türkçe konusuna bakışımı hâlâ anlayamamış birine neyi, nasıl anlatayım?
    Bu «yanıt» sizi tatmin eder mi, bilmem. Siz, evet veya hayır gibi bir cevap istiyorsunuz. Böyle bir cevap da benim düşündüklerimi izaha yetmeyecek.
    Kusura bakmayın!
  • Melek Emir ve Büşra Nur'a bana güvenmeyin, derim. Münazara ilgimi çeken bir zihin cimnastiğidir. Öğrenciyken pek çoğuna katıldım. Ama şimdi buna zaman ayıracak, demek ki sizlere yardımcı olabilecek vaktim yok.
    Kolay gelsin, sevgiler.
    Ersoy, Tatlıses ve internet...
    Gözüm Popstar Alaturka yarışmasında. Bütün Türkiye'yle birlikte. Alaturkanın büyük yıldızları orada: Orhan Gencebay, Bülent Ersoy, Ebru Gündeş yetmezmiş gibi, İbrahim Tatlıses de onlara katılmış.
    Tatlıses ile Ersoy, miskal ve misvak kelimelerine takıldığında, ben Örümcek Adam filmini seyrediyordum. Arada bir de Buzda Dans'a göz atarak.
    Anlaşamayınca «Haydi Hakkı'ya soralım!» demişler. İbrahim'in, «Şarkıda zerre-i miskal hata yoktu» sözüne Bülent itiraz etmiş: «Miskal değil misvak'tır» diye. Ben de miskal'dir, dedim («Dirhemin üçte birine eşit eski ağırlık birimi. Mücevherat tartmada kullanılır»). Misvak ile (ki «Sıcak memleketlerde bulunan bir ağacın adıdır») fırça gibi diş temizlenirdi eskiden.
    Bülent Ersoy dile meraklı ve saygılıdır. Tartışma sona erdi.
    Bunu burada neden anlattım.
    Aşağıda, Dil Yâresi'nde de sözünü ettim. Bana telefonla sormasalar da, bu tartışmaya katılabilirdim. O gece saat 22.35'te Suat Atan ve 23.03'te Ömer Sağlam adlı okurlarım, tartışmayı e-posta ile bana bütün ayrıntılarıyla anlatmışlar. Onlara teşekkür ediyorum. İnternetin etkileşim gücüne ve hızına hayret etmekten de kendimi alamıyorum.
    Dil Yâresi
  • Yazdıklarımın dikkatle okunduğunu anlamak beni mutlu ediyor. Pazar yazımda taharet yerine tahrat yazmışım. Hemen o gün saat 14.36'da ve 18.27'de gönderilmiş iki okur uyarısını dün sabah masamda buldum.
    Salih Omurtak, «Bize hadesten taharet'i öğretmişlerdi» diyor; Yalçın Anıl daha müsamahalı: «Sizin yazdığınız küçükken kulağınızda kalan bir söyleyiş olacak» diyor. Çok haklı.
    Ben de yazdıklarımı, pazar günü basılı halde okurken fark ettim hatayı. İstanbul Türkçesi konuşulan bir evde büyüdüm, düpedüz tahrat denirdi. Üç heceli kelimelerde orta hecenin seslisini düşürme eğilimimizin de etkisi olmalı: burada yerine burda, makiyaj yerine makyaj...
    Cuma yerine cum'a, firavun yerine fir'avn diyenleri, üstelik alaya alarak edepsizlik de ederdik. Ben bugün de, bazı eski kelimeleri yazarken imla kılavuzuna bakarım. Taharet'te ihmal etmişim, beni bağışlayın lütfen.