Cep sayısını biliyor musunuz?

Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır, deyimi, «Her kişinin kendine özgü bir çalışma yolu, bir iş yapma biçimi vardır» anlamında söylenir.

Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır, deyimi, «Her kişinin kendine özgü bir çalışma yolu, bir iş yapma biçimi vardır» anlamında söylenir.
Herhalde herkesin kendine göre bir gazete okuma tarzı da var.
Ben mesela Radikal'i, o gün başka hiçbir gazete görmeyecekmişim gibi okurum. Hürriyet'te biraz gevşerim; bir dalga geçme hakkı tanırım kendime. İki gazeteyi iki saate sığdırmakta zorlanırım. Dört saattir okuma sürem; kalan iki saatte yirmi gazeteyi daha gözden geçirmem gerekir.
Bir gün uzun uzun konuşalım. Devamlı gazete okuma, bizim evin mutlu konularından biri değildir. Tatil, hastalık, misafir gibi mazeretlere de yer vermez bir illettir ki, en çok da evin kadınlarını bıktırır usandırır.
Bu da ayrı bir konu.
Dün arşivlenmek üzere ayırdığım 51 kesik (Yaygınca deyişle kupür) içinden üçünü bir kenara ayırdım. İkisini konuşalım.
Başbakan Erdoğan dünkü konuşmasını (Konuşmadığı gün oluyor mu Allah aşkına?) AKP Meclis Grubunda yapmış. 2001 krizinden sonra gelen dört yılda 30-40 yılın rekorlarını kırdık, diyor. Sağ tarafından kalkmış anlaşılan, üst üste mutlandırıcı hatırlatmalarda bulunuyor:
– Gelir dağılımındaki makas daralıyor. 2002-2005 arası 4 milyon insanımız yoksulluk sınırı altında yaşamaktan kurtuldu.
Bir orta kesimin (bir önceki adıyla orta direk) oluştuğunu söylüyor:
– Bu sınıfı yeniden inşa ediyoruz. Artık ev, araba sahipliği hayal olmaktan çıktı. Uçağa binmek imtiyazlıların işi değil. Beyaz eşya ulaşılmaz hayallerden sayılmıyor. Eğitim, sağlık gibi temel hizmetler karşılanıyor.
İktisatçılar bilir amma, bana, biz bu «orta halli»leri yeniden tarif etsek daha iyi olurmuş gibi geliyor. Aslında açı, fakiri, zorunlu ihtiyaçlarını kıtı kıtına karşılayabileni, dediğim gibi orta halliliğin ne demek olduğunu, varlıklı ve zengin dediklerimiz arasında da farklar bulunup bulunmadığını aydınlığa çıkarmamız gerekiyor.
Terim ve kavram birliği sağlanmadıkça, işler iyiye mi gidiyor, kötüye mi konusunda bile anlaşmak kolay değil.
Başbakan'ın dediklerine ben de şunu ekleyeyim:
– Türkiye'de cep telefonu abonelerinin sayısı 2003'de 27 887 000 kişiymiş. Yıl yıl artmış. 2004'te 34 707 000 kişi olmuş; 2005'te 43 608 000 ve 2006'da 53 450 000 abone.
İnsanın içinden «Vay anasını sayın seyirciler!» demek geliyor. Beni bağışlayacağınızı umarak.
Adlar

  • Maltepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Başkanı, Dostum Yusuf Çotuksöken der ki:
    – UTKAN kelimesine dair (erkek adı) bilgi bulamadığınızı söylüyorsunuz. Herhalde kişi adları sözlüklerine bakmadınız. UTKAN «1. Zafer kazanmış, muzaffer (kimse); 2. Şerefli, onurlu soydan gelen (kimse)» demektir.
    – Yusuf canım sağ ol!
    Dil Yâresi
    Türkçe dostlarından (Fahri Saymacı)
  • «Sarı burma hislere yenildi» başlığı dikkatimi çekti (Radikal-Cumartesi, 13 ocak). Değerli maden olarak altının itibar kaybettiğine ve platinin daha aranır hale geldiğine dair bir haberdi.
    Sarığıburma'yı yanlış yazmışlar, diye düşündüm. («Sarık şekli verilmiş bir çeşit hamur tatlısı.») Oysa söz konusu altınmış. «Burularak yapılmış altın bilezik»ten kısaca burma diye söz edilir. «Sarı burma» diye de bir terim mi var?
    – Kuyumculuk terim açısından da zengin bir alandır. ama ben, altın burma bilezikten «sarı burma» diye söz edildiğine rastlamadım. Sarı kız («altın lira» ve «esrar») diye bir argo deyiş, sarı yakut diye bir maden adı biliyorum. Sarı burma denince benim aklıma sarığıburma'dan başka bir şey gelmiyor.
    Toprak giderken su da bitiyor
    Filiz Demirayak adlı bir cana yakın hanım. Gözdağı verircesine bilgilendiriyor bizi. Cihannüma'nın iki yanında birden iyi haberler vermek ne mümkün!
    Filiz Hanım, Doğal Hayatı Koruma Vakfı'nın (WWF) Türkiye Genel Müdürü. Dediklerini bir nefeste söylemeye çalışayım: l Son 40 yılda Türkiye su kaynaklarının yüzde 50'sini kaybetti. l Su kaybının yüzde 75'i tarımsal sulamadan kaynaklanıyor. l Su dengesini bozan başlıca sebeplerden biri, yerleşim merkezleri yakınındaki su havzalarının yapılaşma ve kirlenme sebebiyle faydalanılmaz hale gelmesi. l Bireysel su kullanımında da hiçbir önlem alınmıyor. l Son 20 yılda kişi başına düşen su miktarı 4 000 metreküpten 1 430 metreküpe düşmüş durumda; bu gidişle önümüzdeki 10 yılda 1 000 metreküpe kadar düşeceği öngörülüyor.
    Su kaynaklarını vahşi kullanımla tüketmemizden şikâyet eden Filiz Hanım'ın haber verdiği tehlike özetle şu:
    – Su fakiri bir ülke olma yolundayız. WWF'nin Su Kaynakları Program Müdürü Buket Bahar Dıvrak da, felaketin nasıl önlenebileceğini söylüyor. Bir yıl var ki damla sulama pilot çalışmaları yapıyorlarmış (Ne demekse!). Yüzde 74 su tasarrufu sağlamışlar. Entegre havza yönetimi'nin gerekliliğinden söz ediyor. Ulusal Su Yasası bir an önce çıkarılmalı, diyor. 2030 yılında nüfusumuzun yüz milyonu aşacağını hatırlatmaktan da geri durmuyor.
    WWF'de görevli hanımlar telaş içinde (Referans, 17 ocak).
    Biz hiç oralarda değiliz. Ne âlâ, değil mi?