Cevabı zor bir sualdi: Köşekadısına kız vermek doğru mu?

Belki de çok merak edilen bu suali soran da eski bir köşekadısı: Zaman'dan Ahmet T. Alkan. Cevabı ben vereyim, dedim.

Ahmet Turan Alkan’ın «Köşe yazarına kız verilir mi?» yazı başlığına bayıldım. (Zaman/
Pazar, 21 ağustos).
Yazıya başka bir konuyu tartışarak girmiş. «Yazarın (ve genelde insanların) kendi hakkında yazması da, konuşması da pek sevimli gelmez onu dinleyenlere; birinci tekil şahıs kullanması, hatta benlik davası güttüğü izlenimi de uyandırır. Ben yerine biz demenin ve öyle yazmanın tercih edilmesi sebebi budur herhalde» diyor.
Sahur vakti televizyon kanallarında vaaz verenlerden birine sormuşlar:
-Cenâb-ı Hak, Kur’an’da bizli cümle kuruyor da, neden «ben» demiyor?
Hoca cevap vermiş:
-Bize ders veriyor, öyleyse ben dememeliyiz, hep biz demeliyiz. «İçimden dedim ki, diyor Ahmet Turan Bey; Yarabbi, şu adamın aklını bana ver, ben de mutlu olayım!» (...) «Bana göre ve burada bize göre demek, şahsî sorumluluktan kurtulmak gibi bir mânâ taşıyor. Siz kimsiniz kardeşim; kaç kişisiniz; biz kimlerle iletişim halindeyiz? Şirket mi, yazarlar topluluğu mu? Teklikseniz niçin çokluk gibi görünmeye kalkışıyorsunuz?»
-Kalabalık değiliz efendim, sadece ben terbiyesizlik olmasın diye biz diyorum.
İyice tepesi atıyor Ahmet Turan Bey’in:
-Maşallah ne kadar da terbiyelisiniz?
«Ortak eserlerin önsözü dışında biz zamiri kullanılması sorumluluktan kaçmak, sahte nezaket gösterisi yapmak anlamına gelir bana göre» diyor.
Adını vermeden mektup gönderen okurları da aynı sınıfa sokuyor. 

<Biz>ci yazarlardan ben de şikâyetçiyim
Köşe yazarlarına gelmeden Tanrı’nın ifade tarzı hakkında ben de düşündüğümü söylemek istiyorum.
Kur’an’da «Biz» zamirinin kullanılmasını ben, sözlerin Tanrı kadar erişilmez bir makamdan sâdır olsa da, mahzâ gerçekleri, doğruları ifade ettiğine dikkati çekme, âdeta kendisini bile aşan nasihatler olduğunu belirtme niyetine bağlıyorum. Buyuran Tanrı ise çoğul zamiri de yetersiz kalır, diye de yorumlanabilir... Haddimi aşmaya teşebbüs ettim değil mi?
Toparlanıp haddime avdet ve söze miktarımca devam edeyim.
Kendinden, «Tütüncüden bir paket sigara aldık ve yola revan olduk» diye söz eden bilhassa köşekadılarına ben de pek sinirlenirim. Tanrı’nın ifade tarzını taklide yeltenmeleri gelmemişti doğrusu aklıma. Ben o ifade tarzını Osmanlı hükümdarlarının ferman üslûbuna benzediği için yadırgamakta olduğumu yüzlerce defa yazmışımdır. Hâlâ devam edenler var. (Hasan canım! Hemen öfkelenme, başkaları da var seni taklit eden.)
Daha geniş açıdan bakarsak, köşekadılığı bizâtihi tuhaf bir iştir. Hele «Bende akıl çoktur, birazını da dağıtayım ki hepiniz faydalanabilesiniz» vezninde icra edildiği zaman. 

Yazar asıl konumuza tek bir yerde değinmiş
Ben yaptığım işi daha çok, aklıbaşında, sevdiğim kadar da saygı duyduğum, kendilerine akıl öğretmeye kalkmamın ciddî bir münasebetsizlik olacağına inandığım, bir konuda onların ne düşündüğünü de merak ettiğim insanlardan oluşmuş bir mecliste sohbete katılmak olarak görüyorum. Ve söze elbette «Ben» zamiriyle başlamak, ancak bir cevap vermek, iki fikri karşılaştırmak gerektiğinde «Siz» zamirini de kullanmak durumunda kalıyorum. Hepimiz topluca veya grup grup aynı düşüncede birleştiğimiz takdirdedir ki «Biz» zamirine başvurmak da gerekebilir, diye düşünürüm.
Ahmet Turan Bey’e bu bahsi tazelediği, bana da düşüncesine katılma ve kendi düşüncemi bir kere daha tekrarlama vesilesi sağladığı için teşekkür ederim.
Ve itiraf ederim ki, yazı başlığını görünce Zaman’ın o sayfasını kesip arşivlememin sebebi, buraya kadar söylediklerim değildi.
Peki neydi derseniz bundan öte yazdıklarımı da okuyun lütfen.
Meslektaşım yazısının bir yerinde şöyle demiş: «Köşe yazarlığı maalesef çoktandır, sağa sola danışılıp iyice soruşturulmadan kız verilecek bir meslek grubu olmaktan çıktı. Neler var neler?»
«Köşe yazarına kız verilir mi?» başlığını görünce ben, Ahmet Turan Bey arkadaşımın bu cümlenin cevabını ve konunun hakkını vereceği ümidine kapılmıştım.
«Neler var?» uyarısından önce kız babalarını ben olsam, bir başka konuda uyarmaya çalışırdım. Derdim ki:
-Tâlip çocuk hakkında bilgi edinmekle kalmayın lütfen. Onun, ekmek parasını kazandığı mesleğin ve işin ne halde olduğunu, sağladığı güvenilirliği, tâlibin o üç kuruş ücreti neler karşılığında kazandığı, her akşam evine nasıl bir ruh hâletiyle döneceği hususları üzerinde de durun lütfen!
Bu soruşturma sizi, gazete çalışanlarının genel durumu hakkında aydınlatacaktır. Doktor, mühendis, avukat, ordu mensubu, bankacı, tâcir, işadamı denince, müstakbel damat hakkında aşağı yukarı bir fikir sahibi olabilirsiniz. İşi gazetecilikmiş denen hakkında ne düşünürsünüz? Her mevki ve makam ile rahat ilişkiler kurabilen, dünya ve memleket ahvali hakkında okur olarak sizin bilemeyeceğiniz şeyleri de bilen, mutattan daha çok insan, hadise ve ülke hakkında fikir sahibi olan, basın plakası sayesinde trafik polisince de pek rahatsız edilemeyen, toplum içinde âdeta imtiyazlı biri değil mi?
Bu dedikleriniz haberci takımıdır, muhabirler, mülakatçılar, araştırmacılar. Yöneticilerin işi daha bir tuhaftır. Kısa örnekle anlatayım. Ben vaktiyle genel yayın müdürüyken telefonda devrin başbakanının ağzından çıkan ağır küfrü, kelimesini değiştirmeden patronuma nakletmekle görevlendirildim. Patron öfkesi burnunda adam. Şimdi kıyametler kopar diye, verilen vazifeyi yerine getiremedim. Onların arası düzeldi, gene dost oldular ve sonunda kabak benim başıma patladı.
Derecatı ve teferruatıyla böyle bir iştir gazete yönetimi. İşi bu olanların akşam evlerine güler yüzle dönme ihtimalleri zayıftır. 

Muhtemel damadımız köşekadısıydı, değil mi?
Gelelim köşekadılarına. Şimdi her gün resimleri çıkıyor gazetelerde. Ekranlardan da eksik olmuyor ve neticede okurlar, seyirciler çoğunluğunca, eskiden hiç olmadığı katar tanınıyorlar.
Bu kadarı genç kızlara çekici gelebilir. Hayatım boyunca bana «Gazeteci olmak istiyorum, ne dersiniz?» diye soran hiçbir gence «Ol!» demedim. Neden, diyen olursa sayacağım çok sebep var. Köşekadılığına heveslenenlere diyeceklerimi özetlemeye çalışayım.
Köşekadılığına heves edecek genç, hemen daima kitaplarla bir arada olan ve her gün uzun uzun gazete ve dergi okuma ihtiyacını duyan biridir. İnsanlarla ilgili, olup bitene meraklı. Yakın tarihimiz hakkında yaşıtlarından daha bilgili. Eli kalem tutar. Lisede edebiyat, tarih, felsefe-psikoloji hocalarıyla arası diğerlerinden daima daha iyidir. Muhtemelen dışa dönük tabiatlıdır. Şu veya bu çevrede fark edilir ve çabuk sivrilir yapıda, meraklı olduğu kadar da canlı bir insandır.
Ee o zaman da, haysiyetine biraz fazlaca düşkün biri demektir. Sokulgan, işgüzar, mesela gayrimenkul zengini olmanın, aylık ücreti dışında gelirler sağlamanın yollarını bilip bulabilen biri –çok büyük ihtimalle- değildir... Para ihtiyacıyla ömür boyu arası iyi olmayacaktır.
Muhtemel kayınpederi pek de mutlu etmeyecek notlar. Okurlar nezdindeki itibarı, mesleği çevresinde göremeyecektir. Haysiyetine düşkünlüğü yüzünden, gerekince başka gazetelerle anlaşıp yer değiştiremeyecektir. Gazetenin ve dahi iktidarın sahiplerini yeterince memnun edemeyecektir. İhtiyaç duyduğunda zam istemek aklının köşesinden bile geçmeyecektir.
Çalışacak, işine özeni, dürüstlüğü –kayınpederi de dahil- herkesçe fark edilecek, o bakımdan itibarı olacak ama bu kadarı bizim kadıya yetmeyecektir. Kendimden örnek getirmek güzel değil, evet amma, şu diyeceğimi de afakî üslûpta söylemeyi ben beceremeyeceğim.
Benim gençliğimde fıkra muharrirliği kamu nezdinde olduğu kadar, gazete içinde de Allah için çok itibarlı bir iş ve mevkiydi. Bugün öyle değil. Nerede çokluk... anlamında söylemiyorum amma, ekonominin «nedret=kıymet» formülü bu konuda da geçerli. Köşekadılarının sayısı çok artmış, ama bir o kadar da itibar kaybetmişler. Patron ve muhabir-yazar ilişkisi büsbütün kaybolmadıysa da zamanla çok kötülemiş. (Hızlı ve kontrolsüz büyüme eseri mi acaba, derim bazen?)
Damat adayımız haysiyetinden çok şey kaybetmediyse, akşam evine güler yüzle dönebilecek ev erkeği olamaz, Ahmet Turan Bey dostum!
Meslektaşım genç erkekler beni lütfen bağışlasın! Ben artık katmerli kayınbaba yaşındayım ve hadiseye ancak bu açıdan bakabiliyorum.