Ceza ile ölümün işbirliği

Güler Zere'ye sahip çıkan arkadaşlar var. Sonuç alacaklarından emindim. Kaleme davrandığımı, sonra kendi kendime yüksek sesle akıl verdiğimi hatırlıyorum: ? İşgüzarlık etme, diye.

Güler Zere’ye sahip çıkan arkadaşlar var. Sonuç alacaklarından emindim. Kaleme davrandığımı, sonra kendi kendime yüksek sesle akıl verdiğimi hatırlıyorum:
– İşgüzarlık etme, diye.
Duraksamamın iki sebebi vardı. l Birçok gazetecinin sahiplendiği bir hadiseye, böyle gecikmiş olarak senin de katılman neyi değiştirecek, suali bir. l Bir de Güler’in suçunun ne olduğu?
Arşivde arandım o zaman.
Güler DHKP-C üyesi bir teröristmiş. «Birçok suça katılmış» ifadesi yuvarlak bir gerekçedir. Neymiş bu suçlar diyede baktım.
Güler’in failleri arasında yer aldığı suçlar söyle: l 1993’te Tunceli-Çemişkezek’te bir bekçi ile iki vatandaşın öldürülmesi. l Hozan’da askerî bir konvoya ve jandarma karakoluna silahlı saldırı hareketine katılma. l 1994’te Tunceli-Pertek’te üç askerin şehit edilmesi; yedi vatandaşın katli; Ulukaya Köyü’nün yakılması ve silahlı iki çatışma. l 1995’te bir vatandaşın öldürülmesi, beş kişinin kaçırılması; Hozat Jandarma Komutanlığı’na saldırı.
Güler Zere, 1995’te Tunceli Emniyet Terörle Mücadele ekiplerince düzenlenen bir operasyonda yakalanmış. Malatya 2 Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılanarak müebbet hapse mahkûm edilmiş. Cezası 34 yıla indirilmiş. 14 yıldır Kahramanmaraş E Tipi cezaevinde.
Damak kanserine yakalanmış. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde mahkûmlar koğuşunda tedavi altına alınmış.
Tedavinin başladığı tarihi öğrenemedim. Ama ölümcül hasta Güler Zere’nin cezasının affedilmesi için kampanyalar da başlamış. Hiç değilse infazın ertelenmesi talebiyle başlatılan soruşturma, İstanbul Adlî Tıp Kurumu’na kadar gelmiş. Kurul raporunun özeti şu: Zere’nin cezasının infazına devam edilmelidir, hasta yatılı tedavisi için uygun bir hastanenin mahkûmlar koğuşunda ceza süresini tamamlasın!
*
Dünkü gazetelerde avukatları, Güler’in sağlık durumunu şöyle anlatmışlardı: «40 kiloya kadar düştü. Ağzında sürekli yaralar var. Bağışıklık sistemi sorunlu. Yiyecekleri yutamıyor. Serumla beslemeye çalışıyorlar. Yataktan kalkamıyor. Af talebimizin bir anlamı kalmadı. Huzur içinde son nefesini verebilmesi ve yakınlarıyla vedalaşması için evinde yatmasına izin rica ediyoruz. Adlî Tıp Kurumu 27 ağustostan beri, belgeler eksik, kadromuzda onkolog yok gibi gerekçelerle kararını ertelemektedir.»
Verilen bilgiler arasında, hasta mahkûmun yatağına kelepçeyle bağlı tutulduğu notu da var.
*
37 yaşındaki hükümlü Güler Zere’nin suçları gibi hastalığının geldiği durum da çok ağır. Baskı gücü edinmiş kamuoyunun da bir diyeceği olabilir.
Hastanın sağlık durumu, cezanın caydırıcılık etkisinin kaybolması ihtimalini de ortadan kaldırmış, desem yadırgamazsınız zannediyorum.
Mehmet Âkif’ten şu iki dize hatırınızda mı? Mü’minlere imdâde yetiş merhametinle, / Mülhidlere lâkin daha çok merhamet eyle!

Nedir derdimiz, anlamıyorum
Allah bilir ya, ben bu «TSK ve Demokrasi» tartışmalarımızı önemsiyorum. Hakkında lafazanlık ettiğimiz diğer birçok konudan daha anlamlı buluyorum. Üzerinde ısrarla durmamın asıl sebebi de bu.
Gene bu yüzdendir ki, Mehmet Ali Birand ile Rıdvan Akar’ın birlikte hazırlayıp sundukları 32. Gün programının perşembe akşamı, daha çok «ıslak imza» diye adlandırılan (Ben, kuru imza’yı bilemediğimden zahir, bu deyime ısınamadım) evet, o meseleyi tartışacaklarını öğrenince, geçtim televizyona nâzır koltuğuma oturdum.
Beş misafirleri vardı. Emekli Tümgeneral Armağan Kuloğlu, CHP milletvekili Şahin Mengü ve gazeteciler: Taraf’tan Önder Aytaç ile Rasim Ozan Kütahyalı ve Yeniçağ’dan Sabahattin Önkibar.
Haydi bakalım! diye niyetlendimse de hevesim kursağımda kaldı. Mehmet Ali birinci sınıf bir moderatör, aynı vezinden olsun diye haydi Rıdvan’a da çok çalışkan ve bilgili bir preparatör («hazırlayıp kotarıcı») diyelim. Bu ikili karşılarına bir milletvekili, bir emekli general, üç de gazeteci alınca, işte bu sohbet konseri Allah için  dinlenir, diye çöreklenmiştim ekranın karşısına.
Bana göre de çok ciddî, çok önemli, Türkiye için hayatî bir konuyu tartışacaklar. (İçimden «Ah Lülüşcüğüm sen de olsaydın, bir yandan ekrandakileri dinler, bir yandan da kendi aramızda tartışırdık!» diye geçirmedim değil.)
Yazık ki hayır!
Biz değil can alıcı bir konuyu tartışmak, okuduğumuz bir kitap, seyrettiğimiz bir oyun üzerinde sohbet edebilmekten bile âciz insanlardan oluşmuş nafile bir toplumuz vesselam!
Bre ağalar bre beyler, der Karacaoğlan; ölmeden bir dem sürelim!
Karacaoğlan ne karara vardı, bilemem; ama bizim böyle bir dem sürme ihtimalimiz galiba hiç olmadı ve olmayacak.
Biri partisinin, diğeri ordunun, ikisi mensup oldukları gazetenin savunduğu fikirleri tekrarlıyor; üçüncü gazeteci diğer ikisinin yazdığı gazeteyi kötülemekten başka bir şey düşünemiyor. Çingen çalar, Kürt oynar diye bir tekerleme söyleriz. Toplumumuzu oluşturan yetmiş-iki-buçuk milletin de başka bir şey yaptığını sanmayın sakın!
Bizi okuyanların, dinleyenlerin ve hayretle seyredenlerin, gerçeklerin açık seçik ortaya konmasına, doğru ve anlaşılır kıvamda yorumlanmasına neylesine ihtiyaç duyduklarını bilirsiniz değil mi?
Acaba? Bana hiç de öyle gelmiyor. Önde gelen insanlarımız çok başka şeylerin peşindeler de, maksadın ne olduğunu ben anlayamıyorum galiba.

Dil Yâresi
* Bereket kelimesi «bolluk»tan gayri şu anlamda da söylenir: «Allahtan gelen hayrın devam etmesi, artıp çoğalması.» Dün Ayşenur Arslan arkadaşıma söyledim (O benim Ömrüne bereket lafımı seviyor) sizin için tekrar edeyim:
– Bereket kelimesi ömürle sınırlı değil; Sofranıza bereket, Kesenize bereket de hayır ve şükran dileklerindendir.
Orhan Veli ekinlerine bereket, Cahit Sıtkı ışığına bereket de demişlerdir.