CHP'den kime ne hayır gelir!

Deniz Baykal'ın son yaptığı bir jest-davranıştı. Beklenen etkiyi yarattığı izlenimini almadım ben. Laf kıtlığında asmalar budadığı günün ferdasında, bir toplantı salonuna girdiler ki (Neresiydi, çıkaramam şimdi.

Deniz Baykal’ın son yaptığı bir jest-davranıştı. Beklenen etkiyi yarattığı izlenimini almadım ben. Laf kıtlığında asmalar budadığı günün ferdasında, bir toplantı salonuna girdiler ki (Neresiydi, çıkaramam şimdi. Ama partililerin bulunduğu bir salondu...) Deniz Bey yarım adım önde giden hami (koruyucu), Onur Öymen onun sol yanında ve yarım omuz gerisinden gelen mahmi (korunan), yüzlerinde ipe gerilmiş çamaşır ifadesizliğiyle onları seyredenleri  fark etmez göründüler.
Ne denir benzer ahvalde?
Bu defa kimsenin içinden gelmedi zahir. Çevremde de:
– Ee adam evladıymış, güç durumda kalan yardımcısına sahip çıktı. Bak onu yanından ayırmıyor, diyen bir kişiye rastlamadım.
Tayyip Bey’in Abdullah Gül’le, Bülent Arınç’la ilişkisine, Necmettin Erbakan’a muamelesine dikkat ediyor musunuz? Derununda ne olduğunu bilmem, ama uzaktan bakarak adamlarını kolay harcıyor, diyemezsiniz. Tam aksine, sahip çıkıyor ve bunu böyle yaptığını herkes fark etsin için gerekeni de ihmal etmiyor. Liderliğin lazım şartıdır ve dahi şânındandır, kınamıyorum.
Deniz Bey’in böyle bir şöhreti var idiyse de, ben pek farkına varabilmiş değilim.
CHP’li dostlarımın, ki zaten endişeli, huzursuz ve ümitsiz idiler, büsbütün keyfi kaçtı:
– Sağlam kaynağımız Alevîler kalmıştı. Bu adam saçmalayarak onları da CHP’den uzaklaştırdı, diye dertlenirler.
Söylesem bana da kırılacaklarını, dışa vurmasalar da içlerinden küsüp darılacaklarını biliyorum.
– Canım, her doğru bildiğini, karşındakinin hoşuna gidermiş gitmezmiş hiç bakmadan söylemen gerekmez ki, diyenleri bugüne kadar dinlemedim. Ve bundan ben zarar gördüm, onlara bir zarar verdiğimi sanmıyorum.
Mazanne-i hayır (yani «kendisinden iyilik beklenen») kimselerden söz etmiyoruz.
– Bu gidişle partiyi batıracaklar, diye dertlenen CHP’li dostlara bari buradan söyleyeyim.
Hepiniz de şahit olun.
CHP gündemden düşeli bence 59 yıl geçi. 1950 CHP’nin sonuydu. Darılmayın, gücenmeyin! Zorla ayakta tutacağız diye, tarihî bir kuruluşu hortlağa döndürdünüz. Bu Onur belası aslında hayra alamet sayılır. Zemini boşaltma kararına varın ki, sahici bir muhalefet de neşvünemâ («gelişip büyüme») imkânı bulsun.

Tiyatrolar ve köşekadıları
Türk tiyatrosunun canlı, fıkır fıkır hareketli olduğu yıllarda, gazetelerin de oyunları eleştiren ünlü yazarları vardı: Ekrem Reşit Rey, Adnan Benk, Refik Ahmet Sevengil, Selami İzzet Sedes, Selim Nüzhet Gerçek, Fikret Adil, Metin And, Lütfi Ay, Özdemir Nutku, Zahir Güvenli... hemen aklıma gelen isimler. Hemen hepsini tanır, ilk temsil akşamları kuliste ben de aralarına karışırdım.
Sabri Esat Siyavuşgil gibi, Refi Cevat Ulunay gibi ünlü fıkra yazarları da hiç kaçırmadan oyunları takip eder ve düşündüklerini ertesi gün yazarlardı.
Geçen gün Milliyet’te Güneri Cıvaoğlu’nun 7 Kocalı Hürmüz filmini ele aldığı yazıyı okurken eski günleri hatırladım. Sahnede temsiliydi bizim seyrettiğimiz. Fettan Hürmüz rolünde evet Ayten Gökçer, Türkân Şoray, bir de Ayfer Feray’ı hatırlıyorum. Seyretmedim henüz, ama Nurgül Yeşilçay’ın onları aratmadığından da eminim. Nitekim Güneri de çok beğenmiş Nurgül’ü: «Beden dili, şive dil oyunları, ani değişimleri kusursuz yansıtışı ile filmi aldı götürdü» diyor. Mehmet Ali Alabora genç ve yakışıklı kalem efendisi rolünde mutlaka çok iyidir. Gene Güneri (Köşekadılarının tiyatroyu da sahiplenmelerinden ben pek hazzederim) «Gülse Birsel şapka çıkarılacak kadın» diyor, haklı. Ekranda görür görmez fark etmiştik Gülse’yi; hatırlarsınız adı «Gag»mıydı o güzel programın. İyi oyunculuk dışı yeteneklerini de alkışladık (yazar ve oyuncu) Gülse’nin daha sonra; Avrupa Yakası adlı başarılı sitkomu sayesinde.
«Hint müzikleri baharatıyla tat verilmiş» diye de methediyor, bütün zevkleri gibi damak zevki de pek gelişmiş arkadaşım Güneri Cıvaoğlu gördüğü filmi.
Bir sebeple üç kıştır uzaktım tiyatrodan, sinemadan. Lülüş Hanım’ın yanıbaşımdaki yerini boş bırakmayacak kardeşim ve kızlarım var hamdolsun. Ben de sizi habersiz bırakmam inşallah, önümüzdeki aylarda.

Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Salih Kirman)
* Cengiz Çandar’ın yazılarını beğenerek, her gün yeni bir şeyler öğrenerek okurum. Zihnimde yer eden bir çok sualin cevabını da onda bulurum. Son okuduğum «Dersim geri geldi; Tunceli gitsin artık...» başlıklı yazısında (Radikal, 22 kasım) Çandar’ın şu cümlesine takıldım: «Gandi Kemal diye tesemmüm edilen Tuncelili Kemal Kılıçdaroğlu da 24 saatlik bir gelgitten sonra hizaya geldi.»
Hakkı Bey, yaşım size yakındır. Ama ben bu «tesemmüm» kelimesini hatırlayamadım. Daha doğrusu bu vesileyle bilmediğimi öğrendim. Devellioğlu’nun Osmanlıca-Türkçe Lugati’nde arayıp buldum. Arapça semm («zehir») kökünden gelen tesemmüm de «zehirlenme» demekmiş. Bana Cengiz Bey, «Adı Gandi Kemal’e çıkmış olan Kılıçdaroğlu» demek istemiştir gibi gelmişti.
Yoksa, dedim; tesemmüm’ün lügatte de yazılmamış bir başka anlamı daha var da ben mi bulamadım. Size danışmak geldi aklıma. Lütfederseniz müteşekkir olurum, efendim.
– Salih Beyefendi dostum, tesemmüm kelimesinin anlamını ben de sizden öğrendim. Bir sual belirdi zihnimde, benzer bir kelime hatırlar mıyım diye hafızamı yoklarken: Cengiz Bey’in dalgınlığına gelmiş ve tesmiye edilen yazacağına zuhulen tesemmüm edilen yazmış olabilir mi, diye... Malum ism–>semv’den gelen tesmiye’nin anlamı «ad koyma, adlandırma, belli bir isimle çağırma»’dır. Yahya Kemal’in şu cümlesindeki gibi: «Arapların Roma’yı nasıl tesmiye ettikleri bellidir.»
Ne dersiniz?