Çıplak hamilelik hatıraları

Yıldan yıla yapılagelen bir muhasebedir; ileri mi gittik, geri mi kaldık diye kendimizle bir hesaplaşma da diyebiliriz; insanı durup düşünmeye zorlar.

Yıldan yıla yapılagelen bir muhasebedir; ileri mi gittik, geri mi kaldık diye kendimizle bir hesaplaşma da diyebiliriz; insanı durup düşünmeye zorlar.
İki gün önceydi galiba, Meral Tamer 2007 yılından beş fotoğraf kullandı köşesinde. Ben de kendimce değerlendirdim beş fotoğraftaki 6 kişiyi.
Bilançoya gelince: bu beş aktüalite fotoğrafında Abdullah Gül, Rahşan Ecevit ve Zeki Sezer'in birer görüntüsü var. Ahmet Sezer ile Yaşar Büyükanıt ikişer fotoğrafta yer almış. Tayyip Erdoğan'la beş fotoğraftan dördünde karşılaşıyoruz. Vakit bulamadım, yoksa Meral Hanım dostumu arayıp:
– 2007'de de siyasete batmış ve orada kalmışız, değil mi Allah aşkına? diyecektim.
Dün bana, 2007'nin getirdiklerini düşündüren fotoğraf Hürriyet-Kelebek'in son sayfasındaydı. Ünlü pop şarkıcısı Christina Aguilera doğacak bebeği için şimdiden bir bakıcı aramaktaymış. Bakıcının genç, güzel ve «seksi» olmasını istiyor. Beklenen çocuk erkek, bakıcı bir kadın; güzel, seksi olması da isteniyor. Beklenen kız olsaydı, bakıcının da genç bir erkek olması mı gerekecekti, suali geliyor akla.
O kadar değildir herhalde!
Bence bu haberin kendine sayfanın baş köşesinde yer bulabilmesinin asıl sebebi, Christina'nın orada kullanılan iki fotoğrafından biri: ünlü pop şarkıcı bu fotoğrafında, şişkin karnıyla, yandan ve anadan doğma-çırılçıplak görünüyor.
Ben, hafıza zaafına duçar kişi, daha önce de çıplak-hamile fotoğrafları yayımlanır mıydı, diye düşünüyorum. Aile albümlerinde bebeğin orası burası açık fotoğrafları olur. (Övünme anlamında almayın lütfen, bizim ailede bu tarz fotoğraf çektirme geleneği yoktur.) Ama bir evin hanımının çıplak hamilelik hatırasına hiçbir aile albümünde rastlamadım. (O tür fotoğraflar ayrı ve mahrem bir albümde saklanıyor da olabilir.)
Bu 2007'de sağda solda benzer fotoğraflar gördüm gibi geliyor bana. Eğer yanılmıyorsam, sona ermekte olan yılın Türkiye açısından bir yeniliği de budur. Alışabileceğimi sanmıyorum.
Nelere alıştık halbuki, değil mi efendim?
Mesela ben çocuklarının eteğinin kısalmasına ve sakalının uzamasına karşı çıkan babalardan biri olmadım. Ama o zaman kızıma «Bacakların da pek güzelmiş!» dememişimdir; torunuma pekâla söylüyorum, hoşuna gidiyor. Küpe takan torun-oğlum da oldu; «Ben taksam nasıl olurdu?» diye sormakla yetindim. Birlikte gülüyoruz.
Allahtan ki, aile albümlerinde hamilelik hatırası diye çıplak fotoğraflar görmeye de alışacak kadar ömrüm olduğunu düşünmüyorum.
Nâzım'ın sesi geldi birden...
Haber, dün Radikal'in birinci sayfasındaydı. Sözcükler dergisinin son sayısından bir alıntı. Nâzım Hikmet'in bilmediğimiz bir şiiri. 1938'de bir tevkifhaneden Piraye Hanım'a gönderilmiş. El yazısıyla. Şiirin adı Dört Güvercin. Piraye Hanım'ın «evrak-ı metrukesi» arasında fark edilmeden kaldığı anlaşılıyor.
Bulmuşken bir kere de sizinle birlikte okumadan edemem. Türkçe bizim sevgilimiz ya, Nâzım da Türkçe'nin büyük sevgililerinden biridir!
Dört Güvercin
Geldi dört güvercin / suda yıkanmak için. / Su mahpusane yalağındaydı. / ve güneş / güvercinlerin / gözünde, kanadında, kırmızı ayağındaydı.
Girdi dört güvercin / yıkanmak için / suyun içine. / Ve kederli toprakta dört insan / baktı dört güvercine.
Güvercinler hep beraber / güneşi taşıyıp kırmızı ayaklarında / uçabilirler.
Durdurmaz onları demir ve duvar. /Güvercinlerin yumuşak kanatları var. / Ve kanatlar / Şimdi burda, şimdi damın üzerinde. / İnsanların kanatları yok /İnsanların kanatları yüreklerinde.
Dört güvercin / güneşe varmak için / yıkandı, uçtu sudan.
*
Gaipten haber almak gibi bir şey bu. Sözler yeni, ses tanıdık. Heyecanlanmamak, duygulanmamak insanın elinde değil. Siyaset bulaşmamış saf Nâzım dizeleri. Ne güzel! Şiiri sevenler için tek kelimeyle beklenmedik bir «mükâfat» oldu bu.
Anacığını kaybetmiş olmanın acısı Doğan Hızlan'ın bu mükâfatı gözden kaçırmasına sebep olmamış. Dün bu şiire köşesini tahsis eden tek yazar oydu.
Bu ikramın Radikal ile Doğan'dan gayri farkına varan olup olmadığını bugünün gazetelerinde göreceğiz. Olamayanların da mazereti var elbette. Çok meşguller.
Dil Yâresi

  • Müjdat Gezen (Savaş'ın ölümüne şimdi Müjdat perişan olur, diye de üzüldüm) dün okuduğum bir konuşmasında, yaşıttaş'larından söz ediyor; rastladığım bir kelime değil. Sözlüklerde yaşıt ve yaşıtlık var, yaşıttaş yok. Ben nesildaş derim, o da yok sözlüklerde; ama söylerken dile ters gelmez. Nesil yerine kuşak deniyor, ama kuşaktaş diyen yok. Yaşıttaş ve kuşaktaş kelimelerindeki «t» ve «ş» sesleri arasında bir tokuşma var ki, Türkçe telaffuzun sanırım hoşuna gitmeyecektir. (Lengüistik kehanet'in eli kulağında galiba.)
  • Okurum Erdal Erkut'un bir şikâyeti var: «Azerbaycan'lı eşinin pasaportuna Sevinç adı Sevinj olarak yazılmış. Yani bir memur bu adı okuduğu gibi yazmaya çalışmış. Bu durum karışıklığa yol açıyor. Sevinç diye yazmaları gerekmez miydi?» diye soruyor.
    – Nedir yani Paul adı Pol diye mi yazılacak. Sevinç yazmaları gerekirdi. Yoksa «ğ» harfini ne yapabilirler?