CNN Türk Meclis?e yol gösterdi

Farklı bir yayındı. CNN?Türk?te öğle saatinden önce ve sonra iki bölüm halinde yayımlanan bir özel program. Rıdvan Akar bir gün önce Diyarbakır?da...

Farklı bir yayındı. CNN?Türk’te öğle saatinden önce ve sonra iki bölüm halinde yayımlanan bir özel program. Rıdvan Akar bir gün önce Diyarbakır’da, 15 Şubat’ta PKK’cı Abdullah Öcalan’ın yakalanıp Türkiye’ye getirilişi olayının yıldönümünde «tel’in» (yani «lanetleme»») amacıyla başlatılan ve Kürt ahali ile emniyet güçleri arasında büyükçe bir arbedeye sebep olan gösterileri gündeme getirdi. Muhataplarıyla canlı yayında söyleşiyordu.
Stratejist sosyolog olarak bildiğiimz Prof. Ali Çağlar, doktorasını PKK konusunda yapmış bir akademisyen olan Nihat Ali Ercan, gazeteciler Saygı Öztürk ile Mehmet Metiner ve DTP Milletvekili Aysel Tuğluk.
Akademisyenler ile gazeteciler Kürt meselesi dediğimiz olguda, çözüme götürecek yapıcı adımları atamayan siyasî partilerin hemen hepsini yetersiz buluyor ve eleştiriyorlardı:
l İktidar ve siyasetçiler Öcalan’ın yakalanıp Türkiye’ye getirişini iyi kullanamayarak önemli bir fırsatı harcadılar. l Öcalan yakalandığında elde çözüm formülleri yoktu. Ayrıca sosyo-psikolojik dönüşümlerin, alelacele değil ancak zaman içinde gerçekleşebileceği gerçeği dikkate alınmadı.   l DTP mevcut yasalar dahilinde siyaset yapmalıydı, bunu idrak edemedi. 2007 seçimlerinde Güneydoğu’da oy kaybına uğrayınca telaşlandı. İslamcı akımlar o çevrede taban bulmaya başlamıştı. DTP’den çıkan Öcalan zehirlendi, İmralı’da çok kötü şartlar altında yaşıyor söylentileri bu endişenin eseriydi. l Zaten DTP’nin gerçek bir tabanı yoktu ve olmadı. Ama PKK’nın var. Partinin sonuç almayı sokak hareketlerinden beklemesi hataydı. Siyasî zemin dışına hiç çıkmamalıydılar.
Bu grup iktidarı ve diğer partileri alkışlamasa da, başarısızlığın sebebini DTP’lilerin çözüm yolunu siyaset dışında aramalarında buluyordu.
Kürtler adına konuşmak ve DTP’yi savunmak Aysel Tuğluk’a kalmıştı. 15 şubatta sokağa çıkmayalım da bir basın açıklamasıyla yetinelim istedik. Vilayete başvurduksa da reddedildik, diyordu. Ve emniyet güçleri, kadın-çocuk ayırmadan çok haşin davrandı. O ilin milletvekilleri olarak halkı savunma durumunda kaldık. Yoksa biz de olay çıksın istemeyiz. Bunlar aslında hak arama hareketleridir. Savaş hali kaygılandırıcı. İmralı’daki mezar şartları da üzücü. Kürtler Öcalan’ın ciddiye alınmasını istiyor.
Taşları getiren kim? TRT 6’ya siz niye karşı çıktınız? suallerine tatminkâr cevaplar veremedi. Tuğluk’un bir şikâyeti de Başbakan Erdoğan’dandı; 2005’deki beyanını bir çözüm formülüyle fiiliyata geçiremedi, diye.
Şimdi gelin de:
– Bunları niye Meclis’te konuşmuyorsunuz a benim güzel Türklerim ve Kürtlerim, diye sormayın? Meclis’te ve dünkü gibi efendice, hanımca...

Cem Yılmaz-Acun Ilıcalı ikilisi
Evveli akşam karnımı doyurdum, kadehimi alıp tele-vizyonun karşısına geçtim oturdum. Acun Ilıcalı’nın pek ünlü konuğu Cem Yılmaz’lı proramını seyredeceğim. (Var Mısın Yok Musun?’un müdavimlerindenim. Acun da benim çok beğendiğim bir televizyoncu.)
Cem sayesinde Allah için çok eğlenceli bir program oldu. Ve her zaman olduğu gibi neşeyi sululukta aramayan bir program. Önemli tedavi gerektiren, minicik bir güzel kız için 100 000 TL sağlamış oldular. (Elif için gene de gözyaşı dökenler, o salondakilerden ibaret kaldı sanmayın.)
Cem’i görürsem soracağım:
– Senden bu kadar çok şey talep eden seyircinin ağırlığından yorulmuyor musun be çocuk?
Gözümde iki mucize Türk’tür Cem ile Acun. Gördüğümde ömürlerine bereket derim. (Başka şeyler de derim.)

Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Salah Ünsaler)

  •  Aklımı karıştıran bir hususta size danışmak istiyorum. Biz eskiden «Görmemezlikten geldi» derdik, şimdi «Görmezden geldi» deniliyor. Bu yeni bir âdet midir? Eski ifade tarzı yanlış mı?
    Türk klasiklerinde, mesela Refik Halit’te «Görmezden geldi» diye bir ifadeyi rastlamadım. O meşhur şarkıda bile «Eller gibi davranıp, görmemezlikten gelme!» deniliyor.
    – Son kelimenizden başlayalım. Fiili denilmek diye kullanmışsınız. Örnek aradım size.
  •  Sait Faik Abasıyanık denilmek, diyor: «Hıyarlar, o marul denilen yağlı yapraklar da ateş pahasınaydı.»
  •  Reşat Nuri Güntekin de denmek, diyor: «Kadının köylü kılığına girmiş bir şehir kızı denecek kadar nazlı çehresi, endamı ve duruşu var.»

Gelelim görmezlik, görmemezlik farklılığına. Benim dilbilgisi elkitabım Tahir Nejat Gencan’ınkidir. O ne diyor bakın:
«-r ve olumsuz -mez ekleriyle yapılmış soyut ad’lar da olur: yararlık, yaramazlık gibi...» Örnek veriyor: «Gazeteciler Cemiyeti görmezlikten gelir de, dokuma işçileri protesto eder» Falih Rıfkı Atay.
Ve bir uyarıda bulunuyor: «Not. Bunların görmemezlik, anlaşmamazlık... biçimlerinde kullanıldıkları da olur».
Burda diyoruz, yazıyoruz; burada yazsak kimse yanlış demeyecektir. Kullanma sıklığının yol açtığı, dilde de birçok kolaylık ve kısaltma bulup gösterebiliriz. Fransa’da bu açıdan «Hangi noktadayız?» sualine verilecek cevap, «Akademi Sözlüğü’nün son baskısındaki varılan nokta şudur!» olunca tartışma sona erer. Bizim o kadar sağlam ve inanılır bir mihengimiz yazık ki yok.
Yeni ve pek beğendiğim bir sözlük olan Ayverdi’deki şu madde başlığı, bence de bugün geldiğimiz noktadır:
DENMEK veya DENİLMEK.
İkisi de makbul demektir. Örnek cümlelere göz atınca nitekim Ahmed Midhat Efendi’nin «denildiği zaman»; Mehmet Âkif Ersoy’un «Âkıbet denir âmin»; Hüseyin Cahit Yalçın’ın «tekrar gelinecek denildi»; Yahya Kemal Beyatlı’nın «Büyük Top denilen ejderha»; Burhan Felek’in «Sultan Mecid devrinde (...) mecidiye denildi» ifadelerine rastlıyoruz.
Ben bizim dilimizin de mümkün mertebe kısaltmadan yana olduğunu görerek; doğrusu biraz da «... me-me-me» tekrarlamasından yılarak «görmezden, bilmezden, söylemezden gelmek» demeyi tercih ediyorum. Bu yüzden ne dediğimi anlamayana ve yadırgayana da rastlamıyorum.