Çölaşan'ın yazılarına son verildi. Cihat Baban ustam bana derdi ki...

Hürriyet gazetesinin, yirmi küsur yıllık yazarı Emin Çölaşan'la ilişiğini tek taraflı olarak kesmesi basın-yayın dünyasında heyecan uyandırdı. Bu anlaşılabilir.

Hürriyet gazetesinin, yirmi küsur yıllık yazarı Emin Çölaşan'la ilişiğini tek taraflı olarak kesmesi basın-yayın dünyasında heyecan uyandırdı. Bu anlaşılabilir. Fevkaladelik, hadisenin Türkiye çapında yankılar uyandırmasındadır. Kanada'da yaşayan aile dostlarımız telaş içinde soruyorlardı aynı gün telefonda:
– Emin Çölaşan'a ne oldu, diye.
Emin'i elbette üzmüştür bu hadise. O da benim gibi eski Babıâli ahalisinden. Bir yere kadar üzülür. Kaldı ki çok yaygın ilgi de başlı başına bir gurur ve mutluluk sebebiydi. Abdi İpekçi'nin, Uğur Mumcu'nun menfur cinayetlere kurban edildiği günleri, aynı terazide tartılamasa da hatırlatan bir ilgiydi bu. Bir sözleşmenin işveren tarafından tek taraflı feshedilmesine duyulan ilgi olarak, bir o kadar da anlamlı.
Umarım gazetelerin, televizyonların sahipleri ve mensupları, bu hadiseye, mesleğimiz açısından hak ettiği ilgiyi göstereceklerdir. Ertuğrul Özkök'ün anlatabildiği kadarıyla yetinilecek bir hadise değil. Dedikoduya elverişli olduğu da söylenemez. Gizli kapaklı bir tarafı da yok zaten. Tarafların birbirinden pek memnun olmadığı bilinmedik bir hal değildi.
*
Türkiye demokrasi yolculuğunun yeni bir aşamasından geçiyor. Kamuoyu oluşumunda önemli gelişmeler var. Son seçimi hayli farkla kazanmış partinin, şu günlerde cumhurbaşkanı adayını belirlerken nasıl zorlandığını görüyoruz. Bunu «Biz...» diye söylerken, kamuoyu oluşumunun başlıca etkenleri olan, gazete-dergi-radyo-televizyon sahiplerinden, habercilerinden, yorumcularından söz ediyorum.
Tatil rehavetine rağmen bu konuda verilen bütün haberleri, yapılan bütün yorumları okudum. (Televizyonlar konuya pek girmedi galiba). Bu vesileyle bizim bazı doğru değerlendirmelerimiz de tekrarlandı.
Emin Çölaşan'ın tertemiz ve herkesin anlayabileceği Türkçe'siyle, takipçi, ısrarlı, belgelere dayanan, dürüst, hırçın ve zaman zaman hoyrat üslubuyla, o gün ne yazdığı merak edilen ve okurunu etkileyen bir köşeyazarı olması gibi...
Hürriyet'in, elli küsur yıldır Türkiye'nin en önemli, «haber yayma gücü daima en yüksek» ve en etkili gazetesi olması gibi... Ve bu sebeplerle hemen bütün gazetecilerin gönlünde Hürriyet'in ayrı bir yeri bulunması gibi...
*
Sebep ve netice tartışmasına girmeden demek istediğim bir şey de şu: kamuoyu oluşumu ile basın-yayın kuruluşlarının gelişmesi, denebilir ki bizde aynı zamanda gerçekleşti.
Basınımızın bugünkü durumunu ben, futbolun 11 değil de 110 kişilik takımlarla, 90 metrelik değil de iki kale arasındaki mesafe bir kilometreyi bulan sahalarda oynanması «olmayacak ihtimali»yle karşılaştırarak anlamaya çalışıyorum.
Orkestra benzetmesinde de ısrar ederim. Şefin, kadrodaki bütün çalgıcıları bilmesi, çalarken (çalışırken) görmesi ve işitmesi elzemdir, derim. Sazlar, evet birbirinden farklı sesler çıkarır, ama marifet bu farklar sayesinde bir bütünlük, bir birlik, bir ahenk yaratabilmektedir. Herkesin her telden çaldığı yerde konserden söz edilemez; buna dense dense «curcuna havası» denebilir.
*
Sattığı mal haber ve yorumdan ibaret olmak gereken günlük gazeteleri büyük alışveriş merkezlerine benzetme gayretini benim anlamam mümkün değil. Butik gazetelere özeniyorum anlamına gelmez bu söylediğim. Yalnız ağırbaşlı, soğukkanlı, burnundan kıl aldırmaz gazeteler kalsın, diğerlerini kapatın gitsin, diyecek kadar budala olmadığımı okurlarım olsun bilir, diye düşünürüm.
Şunu da ekleyelim. Benim anlayışımla büyük gazete ile, bir siyasî partiyi, sistemi, dok- trinleri yayma ve savunma amacıyla yayımlanan ve meslek jargonunda militan diye anılan gazeteleri aynı hamurdan yoğurulabilir sanmak yanlıştır. Bu iki tür gazete (ve onun habercileri, yorumcuları) aynı ağzı kullanamaz, aynı telden çalmaları yakışık almaz.
*
Konuşageldiğimiz anlaşmazlık ve benzerleri, tarafların ve kişilerin kusur ve kabahatlerinden ziyade, gazete ve gazetecilik konusundaki çok daha genel ve kapsamlı yanlışlarımızdan ileri gelmektedir, diyorum.
Ve gençlerin emsal dinlemekten hoşlanmadığını bile bile sözü, ustam Cihat Baban'ın ısrarla tekrarladığı iki nasihatıyla bağlamak istiyorum:

  • «Gazetenin sahibi veya yazdığın her yazıyı o gazetede mutlaka yayımlatabilecek güçte biri değilsen, yazı kavgalarında belli bir çizgiyi sakın aşma! Hakemin raunt sona ermeden maçı bitireceği tutar, boş yere dayak yediğinle kalırsın.»
  • «Ben sana Yeni Sabah'ın her ihtiyacından, yazı işlerinin bütün meselelerinden sorumlu adam olmakla kalma, diyorum. Yeni Sabah imzalı başyazıları mesela sen yaz! Bak Abdi (İpekçi) bir süre imzasız yazdıktan sonra, gün geldi imzalı başyazar da oldu. Sen karşıma geçmiş bana, o yazıları, muhtevası Safa Kılıçlıoğlu ile amcanız Şükrü Baban arasında kararlaştırıldıktan sonra Şükrü Hoca kaleme alıyor. Ben bir başkasının düşündüğünü kendi imzamla niye neşredeyim, diyorsun. Öyle mi? (Evet ağabey, öyle diyorum.) Bre Hakkı, ben seni akıllı bir adam zannederken yanıldım galiba. Yani şimdi sen bana, Safa Bey varını yoğunu bu işe, Hakkı düşündüklerini yazıp cümle âleme duyursun diye yatırdı mı demek istiyorsun?»
    O zaman da cevap verebildiğim bir sual değildi.