«Cool» biri, Mehmet Y. Yılmaz

Gazetede sabah toplantılarını çok severdim. Evet, severim değil de severdim.

Gazetede sabah toplantılarını çok sever-dim. Evet, severim değil de severdim. Yıllar var ki böyle bir toplantıya katılmamıştım.
Eskiden istihbarat servisinde yapılırdı bu toplantı. İstihbarat Şefi olduğum yıllarda toplantıyı ben yönetir, sonunda görev dağıtımını da ben yapardım.
Çok güzel ve keyifli konuşmalar, bazen şakalar, zaman zaman da tartışmalar, hatta kavgalar yaşanır o masalarda, ki tadına doyum olmazdı.
Yıllar sonra Radikal yayım hayatına girerken, pazartesi sabahı ilk toplantımızı yapacağız, sen de gel dediler bana. Fazla önem verir görünmeden, hay hay, dedim; aslında nedense pek sevinmiş ve heveslenmiştim.
Masanın etrafında toplandık. Patron Mehmet Y. Yılmaz, Genel Yayın Yönetmeni. Bir heyet ki, en kabadayısı nihayet çocuğum yaşında. İsmet Berkan gibi Basınköy parkında oynarken saçını okşadıklarım da var aralarında.
Genel Müdür masanın etrafındakilere beni, hoşuma gitmeyen bir üslup ile tanıttı:
– Hakkı Devrim eski bir gazeteci, bilenleriniz vardır. Patronun yakın bir dostu olarak katılacak toplantılarımıza.
Hepsi dönüp bana bir kere daha baktılar. O günkü toplantı sona ererken:
– Benim de size bir söyleyeceğim var, dedim. Mehmet Bey'in tanıtma tarzı hoşuma gitmedi. Siz kendi kararınızı vermeden bana bir süre tanıyın. Bu izlenimi değiştirebilirim ümidindeyim. Bana aranızda, tecrübeli bir gazeteci olarak yer verildiğini sanmıştım.
Genel Müdür, «Patronun yakını olsa ne yazar!» mı, demek istedi? Yoksa bu bir, Patron hakkında ileri geri konuşmayın uyarısı mıydı?.. Anlamamıştım.
Ben öyle deyince Genel Yönetmen sevimsiz bir fıkrayla, aklı sıra durumu düzeltmeyi denedi. Ve böylece hevesim kursağımda kalmış oldu. Pek özlediğim sabah toplantılarına bir daha adımımı atmadım.
İngilizce «cool» kelimesini de bu vesileyle öğrendim. «Mehmet Bey nasıl biridir?» diye sorduğum eski bir arkadaşım «Şimdi cool diyorlar ya! O tipten biri» dedi.
– O ne demek, diye sormaya da utandım, sonradan lügatlere baktım: «Sakin, kayıtsız, soğukkanlı», demekmiş. O gün bugündür «cool» birini görünce ben de tanımakta sıkıntı çekmiyorum.
*
Bunu bugün size niye anlattığımı, bu tarafta yerimiz bittiğine göre, müsaade ederseniz ötegeçe'de söyleyeyim.
Lügatçe

  • ÖTEGEÇE, yerel anlamıyla Adana, Bolu, Kastamonu, Giresun yörelerinde kullanılan bir kelime. «Karşı taraf, karşı kıyı, karşı yaka» demek. ÖTEĞAÇE ve ÖTEYAKA şeklini aldığı yerler de var.
    Dil Yâresi
    Türkçe dostlarından (Memet Baykara)
  • «Sinekten yağ çıkarmak» diye bir deyim var. Erman Toroğlu, Ersun Yenal'ı övercesine, sinekten yağ çıkardığından söz ediyordu. Bence, değeri olmayan bir malı üretmeye çalışmanın anlamsızlığını belirten bir deyim bu.
    – Doğru! «Olmayacak şeyden faydalanmaya çalışmak» anlamına gelir.
    Kimdi vitrindeki ünlü kişi?
    Sözünü ettiğim yazı işleri toplantılarında «iyi haber»den ne anladığımı da anlatırdım. Tarif ederek:
    – Vapurda iki yolcu oturuyor. Biri martıları seyrederken, öbürü gazete okuyor. Arada bir arkadaşına dönüp, gazetede okuduğu bir haberi ona da anlatıyor. İşte bu, bir başkası da bilsin istenen olay her neyse o, iyi bir haberdir.
    Dün Radikal'de böyle iki haber vardı. Size hatırlatayım.
  • Bursa'daki Uludağ Üniversitesi'nin rektörü Prof. Dr. Mustafa Yurtkuran, iyi haberi herkes duysun istemiş. Haber, başarıyla tamamladıkları karaciğer nakli ameliyatı. Hem de yaptıkları ilk karaciğer nakli ameliyatıymış bu.
    Adını söylüyor hastanın, Saime Sessiz imiş. Kürt asıllı TC vatandaşı imiş. «Bütün bu sağlık hizmetleri, ölüm tehlikesi altındaki bu vatandaşımıza ücretsiz olarak verilmiştir» imiş. «Bunu hem Güneydoğu'daki yurttaşlarımızın, hem Avrupa'nın, hem de Kandil Dağı'ndakilerin duymasında ciddî fayda var» imiş.
    Bu «müşfik», bu «soylu» sözleri aktardığınız her kimse, gözlerini fal taşı gibi açıp, bir şey demeden size bir süre inanmayan gözlerle bakacaktır. Sizin de bir diyebileceğiniz yok artık! Rektör demiş diyeceğini.
  • İkinci haber Yeni Karamürsel Mağazaları'ndan verilmiş. 22 yaşında bir genç adam, 25-31 aralık günlerini (ve gecelerini) Şişli mağazasının vitrininde geçirecekmiş. Orada yatıp kalkacak, yiyip içecek, ders çalışacakmış. Ceketi, pantolonu, gömleği, çorabı, ayakkabıları, pijaması... YKM'de satılan şeyler. Bu aslında, «Benim Vitrinim» temalı bir tasarım yarışmasının son safhasıymış.
    Merak ederseniz gidip görün. Ben de size, benzer bir vitrin tasarımından söz edeyim.
    1952-53-54 yıllarından birinde, Galatasaray Lisesi'nin hemen karşısındaki sokakta, Aynalı Pasaja gitmeden önce yeni bir beyaz eşya mağazası açılmıştı. Günlerce, oradan geçerken durup, kaldırım değiştirip, bu vitrini beş on dakika seyretmeyen birine rastlamadım. Ben yakındaki Beyoğlu Hanı'nda, T. Turizm Kurumu'nda çalışıyordum, hadisenin yakın şahidiydim.
    Sebep, dikkati çeksin, merak ederek çok sayıda insan gelip vitrine baksın ve bu yeni mağaza kısa sürede çok konuşulsun, tanınsın diye ünlü bir ses sanatçısının bütün günü o vitrinde geçirmesiydi.
    Kim miydi bu ünlü? Zeki Müren'di! Sorun bakalım büyüklerinizden hatırlayan var mı?