Cuma, Gülseren Hanım'sızlığın ilk yıldönümüydü. Biraz konuşabilir miyiz?

Pazar günleri söyleşip halleşiyoruz burada. İçimizi karartacak konulara da girmiyoruz, iyi oluyor. Haftada bir gün tatil hepimizin hakkıdır.

Pazar günleri söyleşip halleşiyoruz burada. İçimizi karartacak konulara da girmiyoruz, iyi oluyor. Haftada bir gün tatil hepimizin hakkıdır.
Zeynep Kızım evveli gün Kilyos’a gitti, kabristanda annesini ziyarete. Dünkü cuma Gülseren Hanım’ın bizi bırakıp gidişinin yıldönümüydü. Benim belimde, belki omurgamda bir acayip haller. Bir haftadır, oturmaktan çok uzanıyorum.
Gülseren Hanım’ı konuşmak ihtiyacım var. Ve yanıbaşımda çocuklar. Ama onlar benden önce, herkesten çok onun çocukları. Üzüntülerine üzüntü katarım diye korkuyorum. Torunlarım var, hatırlarında ağlamaklı bir dede olarak kalmak istemiyorum.
Aslında en iyisi, ortak arkadaşlarımızdan, benim gibi geride kalmış olanlarla buluşup konuşabilmek. Söylesem, inanmakta güçlük çekersiniz. Sayıları o kadar azaldı ki...
Bugün böyle! Beni bağışlayacak mısınız bilemiyorum, ama yeter deseniz de çenemi tutmayı, çoğu zaman olduğu gibi ses vermeden, bu konuda için için kendimle konuşmayı bugün beceremeyeceğim.
*
Benim gibi köşekadılığını, her şeyden önce okurlarıyla bir tür sohbet diye algılayanların dünyasında, sizlerle ilişkimiz değişik bir anlam taşır. Rahmetli yazar Sâmiha Ayverdi’den bir alıntıyla ifadeye çalışacağım. «Filhakika (<doğrusu>) görünüşteki bu iki vücuda rağmen, ne mütekellim (<konuşan>), ne de muhatap (<konuşulan>) vardı», diyor bir yerde Sâmiha Hanım.
Ben yazarken, muharrir (<yazan>) olmaktan çok muhatap (<konuşulan>) olarak hissediyorum kendimi. Farklı, anlatması güç bir «ruh hali» bu (haletiruhiye). Yarım yüzyılı aşan bir süredir, telefonla, mektupla, son yıllarda daha çok e-posta aracılığıyla, yüz yüze gelmeden, eski deyişle «muhatap olmadan» konuştuğumuz, yazıştığımız dostlarım var benim. Çeşitli sıfatlarla anageldiğimiz; radyo yıllarında dinleyici, gazete ve dergicilik yaparken okur, televizyonda boy göstereli beri seyirci dediğim.
Onlara seslenme, yazma, görünme imkânını, bana yüklediği sorumluluklarla birlikte, ikinci bir tabiat gibi benimserim.
Bu ilişki, hayır tek taraflı değil. Sayıca ve hamdolsun çok görünmenize rağmen topluca «biri»siniz sizler benim için. Yıllar yılı lütfedip verdiğiniz tepkiler sayesinde, hayatta en iyi tanıdığım dostlarımsınız.
Köşekadılığını seçip de, aralarında yarış da ederek, bir ömür boyu sesini size duyurmaya çalışan bizlerle, siz, tanış olmadığınızı iddia edebilir misiniz?
Yunus Emre’nin yüz karası çömezlerine asırlardır süregelen bir hayrı da, lafı toparlayamayanların yardımına koşmasıdır. Şimdi bana şu meşhur dörtlüyü hatırlatıyor:
Gelin tanış olalım / İşi kolay kılalım / Sevelim sevilelim / Dünya kimseye kalmaz.
*
Bu haftanın başında çocuklara:
– Beni bir zahmet Orhan Boran’a götürsenize, demiştim durup dururken.
– Siz sözleşin birimiz götürelim, dediler; iki eski dost, yıllardır bir araya gelmiyorsunuz. Konuşacak bir meseleniz mi var?
– Biraz Çerkez’i konuşuruz.
Gülseren Hanım için beni ilk arayanlardan biriydi Orhan.
– Hakkı be! Bir Çerkez’e sahip çıkamadın mı, diyordu telefonda.
Çoktandır çevremizde ona Çerkez diyen yoktu. Nurullah Gezgin, Zihni Küçümen ve Oğuz Toktamış da derlerdi. «Bre Çerkezin kızı!» diye takılırdım ben de.
Bencil Hakkı’yı da bilin diye ilave edeyim. Orhan’ı özlemediğimden değil, burnumda tütüyor. Ama bu sefer ona gitmek isteyişimden maksat, Gülseren Hanım’ı uzun uzun ve rahatça konuşabilmekti. Birbirini sahiden seven iki dost idiler.
Aydın Kazancı var, Lülüş Hanım’ın gene çok eski ve yakın arkadaşı. O da kolay kolay konuşmaz ki.
Hanım arkadaşlarıyla konuşuyoruz. Ayşe Gezgin’le, Yeşim Kazancı’yla, Birsen Kamacıoğlu’yla, Suzan Çağlıyor’la, Şükran Küçümen’le (onlar yakınımda), Günseli’yle (Ayvalık’ta), Vecihe Büyükaksoy’la (taa Kanada’da). Sonra kardeşlerimizin, arkadaşlarımızın çocukları. Hepsini evlatları gibi sevdiği...
*
Benim ölümle yeniden tanışmam gerekiyor, anladım. Oysa bu yaşta ve kendileriyle ilk buluşma tarihimiz 1951 olmak üzere, uzun zamandır dost sayılırız.
Çok farklı bir kavrama dönüştü ölüm, Lülüş’ü elimden alınca. Eski tanışımdan çok farklı bir şey.
İnanmayacaksınız, oturup saydım. 1951’den 2008’e kadar geçen 57 yıl, ölümle ilişkilerimizin bir dökümünü yaptım. En yakınlarımızı, ölümüyle çok canımız yananları sadece hatırlamakla kalmayıp tek tek yazdım.
Ana soyumdan 9, baba soyumdan 11, Gülseren Hanım soyundan 9, yakın dost ve arkadaşlarımızdan 16 olmak üzere, gönlümdeki kabristanda 45 çok yakınımız metfun (gömülü) imiş.
Lülüş, bu çerçevedeki 46’ncı kaybımız. Yuvarlak hesapla her yıl bir telefat vermişiz, demektir.
Ölümü bilmeyen biri değilim, demek istiyorum. Buna rağmen yeniden tanışmamız gerekti.
Geçen yıl bir gün, Sabah gazetesinden Tuluyhan Tekelioğlu aradı beni. Biliyorum, uzun süren aşklara, evliliklere dair mülakatlar yapmayı sever. Yazılarını beğenerek, hazzederek okurum.
– Çok insan eksildi hayatımda, dedim. Bu sonuncu farklı geldi bana. Eksilmekle kalmadı, önemli bir şey değişti benim dünyamda da... Tam adını koyamadım. Uğradığım kayıptan çok bu farkı düşünüyorum, ama içinden çıkamadım. Kendimi toparlayınca konuşalım.
Aralıklarla birkaç kere daha aradı. Konuşacak hale gelirsem ben seni ararım. Başkasıyla da konuşmam, dedim.
Sonra bir gün Ayşe Arman aradı, Hürriyet’ten. Aynı sebeple. «Tuluyhan’a söz verdim» dememle, «Tamam, anladım!» diye konuyu değiştirmesi bir oldu. Ayşe’nin bu yanını seviyorum. Mesleğin disiplinli mensuplarından biridir, diğer meziyetleri yanında.
Bunları biriyle konuşmadan edemezdim. Sizler benim önde gelen dert ortaklarımsınız. Kendi meselemi bir tatil günü yazmayı tercih ettim.
Beni bağışlayın lütfen!