Cumhuriyetin genelkurmay başkanlarını düşündüm; Başbuğ'u dinlerken

Başbuğ Paşa'nın, ömrüne bereket dileyerek girelim söze. Nice genelkurmay başkanı görmüş, bazılarıyla yakın ilişkiler kurmuş Ankara gazeteciliğiyle maruf meslektaşlarımız Başbuğ Paşa'yı, o makamın gelmiş geçmiş...

Başbuğ Paşa’nın, ömrüne bereket dileyerek girelim söze. Nice genelkurmay başkanı görmüş, bazılarıyla yakın ilişkiler kurmuş Ankara gazeteciliğiyle maruf meslektaşlarımız Başbuğ Paşa’yı, o makamın gelmiş geçmiş başkanlarıyla karşılaştırarak değerlendireceklerdir.
Ben devlet büyüklerimizi Atatürk, İnönü, Mareşal Fevzi Çakmak sıralamasıyla bilenler neslindenim. Bu sıralama 1950’ye kadar çeyrek asır boyunca değişmeden devam etti.
Sıralamada ikinciliği cumhuriyetin ve demokrasinin asıl gereği olarak Meclis Başkanı’nın alması için, iktidara Demokrat Parti’nin gelmesini beklememiz gerekmişti.
Çakmak, Osmanlı Devleti’nin son Harbiye Nazırlarından biri olan komutandı. 1920’de Ankara yönetimine katıldıktan sonra Millî Müdafa Vekilliği, 1921’de bir süre Başbakanlık yaptı. 1922’de Başkomutanlık Meydan Muharebesi’ndeki başarısının ödülü olarak rütbesi Meclis’ce mareşalliğe yükseltildi. (Cumhuriyet döneminin iki mareşalinden biridir.)
Atatürk’ün ölümünde bir tereddüt (belki dedikodudan ibaretti) geçirilmedi değil:
– İsmet Paşa mı, Mareşal Çakmak mı?diye...
Çakmak herhangi bir heves veya zaaf göstermedi Cumhurbaşkanlığı konusunda. Veya belli etmedi. Cumhurbaşkanı seçilen İnönü’yü, makam arabasıyla evinden alıp Meclis’e getirmesinin bir anlamı da buydu. Hatırlarım, bizim evde de konuşuldu.
Siyasete yatkın mizaçta biri değildi. İnönü tarafından ve yaş haddi sebebiyle 1944’te (68 yaşında) emekliye sevkedildi. Küstü diye işittik, nitekim milletvekilliği teklifini geri çevirdi. 1946’da DP milletvekili olarak girdi Meclis’e. Ertesi yıl Millet Partisi kurucuları arasında yer aldı. Özetlersek, siyasette bir varlık gösterebilmiş değildi.
Çakmak öldüğünde (1950), millî matem ilan edilmedi, diye; üstelik Ankara ve İstanbul radyoları müzik yayınlarını durdurarak milletin acısını paylaşmadığı için İstanbul’da büyük bir protesto gösterisi yapıldı. Kalabalık Harbiye’deki İstanbul Radyosu’nu bastı o gün. Ben ertesi yıl başladım radyoda çalışmaya, o baskın gününün heyecanlı hikâyesi hâlâ anlatılıyordu.
*
Türkiye, Mareşal Fevzi Çakmak’tan sonra gelen genelkurmay başkanlarını da hiç tereddütsüz önemsemiştir. Sayabilirim zannediyorum: Kâzım Orbay, Salih Omurtak, Abdurrahman Nafiz Gürmen İsmet Paşa’nın silah arkadaşlarıydı.
Demokrat Parti’li yıllarda (1950-1960) Nuri Yamut, Nurettin Baransel, İsmail Hakkı Tunaboylu (6/7 Eylül ertesi konuşmuştuk), Feyzi Mengüç, Rüştü Erdelhun (DP iktidarıyla birlikte görevi fiilen sona eren Genelkurmay Başkanı), Ragıp Gümüşpala (Adalet Partisi’nin ilk Genel Başkanı), Cevdet Sunay (geleceğin Cumhurbaşkanı), Cemal Tural (Harbiye’de geçen yedek subaylığımda 1. Ordu Kurmay Başkanı’ydı, fena halde cezalandıracaktı beni bir gün, affetti; sonra Genelkurmay Başkanlığı makamında huzuruna tekrar çıktım), Memduh Tağmaç, Faruk Gürler, Semih Sancar ve Kenan Evren...
Şimdi düşünüyorum da, Evren’e gelene kadarki Genelkurmay Başkanlarını biz, Çakmak’ın halefleri olarak görmekte devam ettik. Devlet zirvesinin üçüncü değilse de dördüncü basamağının sakinleri olarak. (DP iktidarıyla Meclis Başkanı üçüncü sıradaki yerini almıştı. Bugün de hâlâ öyle midir, diye de sorulabilir.)
12 Eylül ve ertesinin Genelkurmay Başkanları, bir başka neslin temsilcileri gibiydiler. Sanki Tunaboylu’ya kadar kuruluş ertesi dönemin çocukları, Evren Paşa’dan sonrası da o büyükbabaların torunlarıymış gibi.
«Giderek sivilleştiler» diyebilir miyim, diye düşünüyorum. Bilmem ki! Belki de onları yaşlı bir adamın, çoğunu görmüş ve artık bulanıklaşmış gözleriyle seyrettiğim için bana öyle görünüyorlar. İnadım inat, adım Hacı Murat vezninde söylemek gerekirse, bizde ortam hâlâ genelkurmay başkanlarını gerçekten olmaları gereken yerde ve anlamda tutacak kıvamda değil. Bunun sebebi biraz da onların kişiliğidir, demiyorum. Ama makamın kıvamını bulmasında kişiliğin de etkisi olacaktır, diye düşünüyor ve yeni gelenleri biraz da bu ümitle seyrediyorum.

Dil Yâresi
* Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un gazetecilerle bir araya geldiği iletişim toplantısını ben de televizyon aracılığıyla takip ettim.
İletişim toplantısı bildiğimiz basın toplantısından farklı bir buluşma mıdır? Askerî terminolojide yeri olan bir deyiş midir?
* Türkçe kelimeler ve bunların söylenişi konusunda kulağıma üç hata çalındı:
1. Kumandan Paşa «de, da, bile» takılarıyla eşanlamlı olarak kullanılan dahi takısını «a»yı uzatarak «daahi» diye telaffuz ediyor. Bu fark söylenen kelimenin anlamını değiştirir. Uzun «a» ile söylenen (daahi) «Olağanüstü zeki ve yetenekli, deha sahibi kimse» demektir.
2. Paşa «...iki tane önemli ABD’li...» dedi bir yerde. Diyarbakır’daki kahredici mayın tuzağından söz ederken «Dokuz tane vatan evladı şehit oldu» dedi. Bu cümlede tane kelimesinin kullanılması yanlış ve gereksizdir; «dokuz vatan evladı şehit oldu» denebilirdi. Yanlış çünkü tane «Başlı başına bir varlık teşkil eden ŞEYLER’in, NESNELER’in sayısını bildirmeye yarar, İNSANLAR’ın değil. Türkçede insanlar taneyle sayılmaz. «Üç çocuk, beş öğrenci, dokuz şehit...» deriz.
3. Dilimizde iki «d» harfinin yan yana geldiği, Arapça’dan alınmış kelimeler var: madde ve iddianame gibi, mesela... Bazı spikerler de dahil, bu «d»lerden birini «t»leştirerek söyleyen çok insan biliyorum. Dikkat ettim İlker Paşa da «matde» ve «itdianame» diyor. Çok rastlanan bir telaffuz hatasıdır.
O konuştukça, ki konuşacağa benziyor (Bu bakımdan bana benziyor da, diyebilirim) kulağım paşada olacak. Her an emir veriyormuşçasına konuşan bir asker değil. Belli ki kelime hazinesi de zengin. Benimki, en küçük bir kusuru bile olmasın endişesi ve huysuzluğudur.