Cumhuriyet'in mitingleriymiş

Ankara'da bir araya gelme gayretinde olan siyasî partiler ile şehir şehir devam etmekte olan mitingler arasında bir etkileşimden söz edilebilir mi?

Ankara'da bir araya gelme gayretinde olan siyasî partiler ile şehir şehir devam etmekte olan mitingler arasında bir etkileşimden söz edilebilir mi?
Sorarken, tereddüt etmiyor da değilim. Zihnimde şekillenen masum bir sual midir, yoksa işin içinde açığa vurulmayan bir temenni de var mı?
Yeni fikirler kadar, değişik ve etkili hareket tarzlarına da ihtiyacımız olduğu açık. Tandoğan ve Çağlayan mitinglerinde, daha önceden bildiklerimizde hiç rastlamadığımız bir yenilik vardı diye, boşuna mı heyecanlandık?
Ne fena! Yaşadıklarımızı aydınlığa çıkarma, çözümleyerek daha iyi anlama ve açıklama alışkanlığı edinememişiz.
Mitinglerde kadınlarımızın çokluğunden söz edildi. Yeni bir ses ve nefes değil, bir karşı cephenin harekete geçişiydi, diyenler oldu. Aşırı dindarlara, biz de buradayız diyen aşırı laiklerin cevap gösterisinden ibaretti, diye küçümsemeye çalışanlar da olmadı değil.
Ben, hayır bu mitingler farklıydı, diye düşünmekte ısrar ediyorum. Bir defa bu çıkışlar, taşkınlığa kaçmayan ciddiyetiyle benzer toplaşmalardan ayrılıyordu. Sloganlarına alışık olduğumuz taraflara da seslenen, hele biraz durun da bize kulak verin diyen bir ağırbaşlılığı da vardı bu mitinglerin.
Tan Matbaası baskınından, 6/7 Eylül utancından beri, az mı miting gördük. Öyleyse neydi, bu son mitinglerde bize farklı gelen.
Şunu da not etmek istiyorum: Hrant Dink'in cenazesinde ilk örneğini gördüğümüz toplaşmanın benzeriymiş gibi geldi bana, bu son mitingler... Yanıldım mı dersiniz?
Bu, irtica eğilimine olduğu kadar muhtıra uygulamasına da karşı bir hareketlenmeydi yorumuna sinirlenenler oldu aramızda. Müzmin kutuplaşmanın devamında hayır umanlardı, sinirlenenler.
Ben onların huysuzluğunu bile hayra yormuştum.
Böyle uzakta durup fikir yürütmektense, mitingcilerin arasına karışmak var elbette. O yaşı geçtim diye dertlenirken, ben emsal gafilleri mutlu rüyalarından uyandıracak yeni bir yorumla karşılaşarak, sarsıldım.
İlhan Selçuk, «Rüzgârın yönü değişiyor gibi...» uyarısında bulunduktan sonra, şu açık gerçeği ifade ediyordu: «Her şey Cumhuriyet'in kampanyasıyla başladı... Daha önce çok yazdık çizdik, ama toplumun, aydınların, halkın eyleme geçmesi için gerekli sürece 14 Nisan'da girildi; parasız ve örgütsüz kitlelerin mitingleri sürüyor...» (Cumhuriyet, 8 mayıs).
Demek beni de heyecanlandıran süreci bir reklam cümlesi başlatmıştı. Boşuna heyecanlanmış olmak, ne yalan söyleyeyim canımı sıktı.
Allah Topbaş'tan razı olsun!
Cumartesi günü İstanbul günlük güneşlikti. Gelin kızımla Kuruçeşme'ye attık kendimizi. Oradan ver elini Arnavutköy, sonra Bebek.
Çoktan beri Boğaz'a inmediğimizden mi nedir, içimde bir neşe, bir ferahlık... Brigitte'e:
– Çoktandır Boğaz'ı bu kadar güzel görmemiştim, dedim.
– Hava çok güzel baba, dedi; kıyıda tekneler de yok.
Hay aklınla bin yaşa!
Sahi, Akıntıburnu'ndan Bebek'e kadar kıyı boyunca sıralanmış lenduhalardan eser yoktu. Çocukluğumdan beri bildiğim sahil (eski tramvay) yolu, denizle yeniden buluşmuş gibiydi. Kıyı boyu, denizle yan yana yürüyorduk. Yolcu, yük, lokanta tekneleri, ki yıllardır Boğaz'la aramızda çirkin bir duvar oluşturagelmiştir, sihirli bir el tarafından sanki yok edilmiş, canım kıyı boyu yeniden insanlara açılmıştı.
O kadar sevindim ki, bir an neye uğradığımı şaşırdım; bu ferahlık için birine teşekkür etmeliydim de, kime «Allah razı olsun!» diyeceğimi bilemedim.
– Nankörlük etme Hakkı! dedim yüksek sesle.
Kızım anlamadı, anlattım. Ben bu kıyıyı çirkinleştiren, Boğaz'ın yanı sıra yürüme imkânını elimizden alan tekneleri geçende Belediye Başkanımız Kadir Topbaş'a şikâyet etmiştim.
– 1940'tan, ilkokul öğrenciliğimden beri gelip geçtiğim sahil yolunu, bu saygısız tekneler tahtaperde gibi kapattı, diye uzun uzun dert yanmıştım. Şikâyetimi dikkate almışlar diye nasıl sevindim, bilemezsiniz.
Hüsnükuruntu da olsa, Kadir Bey benim ricam üzerine Boğaz kıyılarını işsiz teknelerin iskelesi olmaktan kurtardı diye, hayır dualar ettim Belediye Başkanımıza.
Kuruçeşme-Bebek arası, Boğaz'ın en işlek yoludur. Oradan her geçişte, Topbaş'a dua etmekten geri durmayacağım. Durmak zorunda kalmam inşallah!
Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (M. Sibel Çorabatır)

  • On yaşındaki oğlum, Türkçe ev ödevi için ilkbahar şiirleri arıyordu. Melih Cevdet Anday'ın Bir İlkbahar Şiirine Başlangıç adlı şiirinde kullandığı bir kelimenin anlamını ne yazık ki TDK'nın iki ciltlik sözlüğünde bulamadık. Anlamını bilemediğimiz kelime (serhas), bizi, genel mesajından çok etkilenip sevdiğimiz bu güzel şiiri değil de, bir başka şiiri seçmeye yöneltti. En iyisi size soralım, dedik.
    Şimdiden teşekkür ederim.
    – Ferit Devellioğlu'nun Osmanlıca-Türkçe Lûgat'ında, «Arapça isim» dediği serhas kelimesi var, «sivri uçlu nebat (bitki)» diye tarif edilmiş. Hemen altındaki serhas-ı müzekker için de «eğreltiotu» denmiş.
    Benim de bildiğim bir kelime değildi, eski bir botanik terimi olduğu anlaşılıyor.
    Meydan Larousse'taki anlam tarifi de aynen şu:
    SERHAS i. (Farsça k.) Bot. Esk. «Eğreltiotu» / Serhası müzekker, «Erkek eğrelti otu.»