Daha inatçı ve ısrarlı olmak...

Orhan Veli, «Böyle de yatılmaz ki!» der. Benim de bazen içimden «Böyle de yaşanmaz ki!» diye haykırmak gelir.

Orhan Veli, «Böyle de yatılmaz ki!» der. Benim de bazen içimden «Böyle de yaşanmaz ki!» diye haykırmak gelir.
Çetin Altan, «Türkçe'nin varlığını bu asrın sonuna kadar devam ettirebileceğinden emin değilim» diye yazdı. Ses veren olmadı. Çetin böyle diyor, dedim durdum. Kimse oralı değil!
Bireyleri diline bile sahip çıkmayan toplumun nasıl bir geleceği olur ki, deyip geçiştiremeyiz.
Dün bir okurum, Teoman Önol «Ben de bir akademimiz olmasından yanayım, diyordu. Fikri kuvvetle desteklememe rağmen, böyle bir girişimin gerek siyaset, gerek edebiyat dünyamızdakilerle başağrıları yaratacağından da eminim. Başımız ağrıyacak diye bu işten vazgeçilmesineyse gönlüm razı değil.»
Benim, bu amaçla bir vakıf kurulmasına önayak olmasını rica edebileceğim güvenilir dostlarım da var. İleri yaşların yorgunluğu, cesaretsizliği midir bilmem, kaç yıldır düşündüğüm halde harekete geçebilmiş değilim.
Vakıfta ısrar etmemin sebebi, dil çalışmalarını siyasî müdahalelerden uzak tutabilme düşüncesidir. Bilirsiniz Fransız Akademisi'nin etkili ve başarılı olabilmesi, Kardinal Richelieu'nün daha 1634'te kuruluş için harekete geçerken, bağımsızlığa önem vermesi sayesinde gerçekleşmiştir.
Evveli gün size, Dr. Ümit Şahin'in dile getirdiği küresel ısınma, daha doğrusu bu gidişle hiç önlenemeyecekmiş gibi görünen ve dünyamızı ciddî şekilde tehdit eden iklim değişikliği tehlikesinden söz ettim.
Toplumumuzun, «Dilimize iyi muamele etmiyoruz!» feryadına kulak tıkamasından oldum olası şikâyet eden bendeniz, iklim tehlikesi hakkında söylenenleri dinlerken bakın ne düşündüm.
Söylenenlere ciddiyetle kulak veren birkaç yüz kişilik bir topluluktuk o akşam stüdyoda; neredeyse tamamı gençlerden oluşan... Uyarıyı nefesimizi tutarak dinledik. O bahis kapandı ve biz başka şeylerden söz etmeye, bıraktığımız yerden alıp, yeniden gülüp eğlenmeye devam ettik. Televizyonlarını o sırada açanlar, bizim biraz önce, ihmallerimiz ve basiretsizliğimiz yüzünden dünyanın sonunu getirmek üzere olduğumuz gerçeğine dair çok önemli, kelimenin tam anlamıyla «hayatî» bir meseleden, bir tehlikeden söz etmiş olduğumuzu dünyada anlayamazlardı.
Biraz önce, yüzümüzde derin bir endişeyle o söylenenleri dinleyenler biz değildik sanki...
Tehlikeye uyarma ve harekete geçme konularında daha inatçı ve daha ısrarlı olmak lazım!
Yazışma

  • Ömer Sağlam'dan ricam: Lütfen bir ansiklopedide sera etkisi'ne dair yazılanları okur musunuz? Sera gazı'ndan ne anladığınızı ben anlayamadım. Sözü geçen kızılaltı ışımanın etkisiyle ısınma olayıdır.
    Terim hatası yaparak yanılttıysam özür dilerim.
    Dil Yâresi
    Türkçe dostlarından (Erdal Çalgan)
  • Taksim'deki metro istasyonunun alt geçidinde gördüm, diğer istasyonlarda da var. «Füniküler'e gider» diyen uyarı levhaları.
    Füniküler! Türkçe'de söylenmesi çok zor bir kelime değil mi? Oradan her geçişimde tekrar bakıyorum, hatırlamak için. Hiç değilse Hakkı Devrim'e sorayım, dedim; bunun Türkçe bir karşılığı yok mudur, diye?
    – Fransızların Laince funiculus'ten («ip») ürettikleri bir kelime (funiculaire). Okunuşu sizin de yazdığınız gibi, füniküler. «Dağlara, dik yokuşlara tırmanan, ray üzerinde çelik halatla çekilen vagonlar»ın adı. Türkçesi yok. (Trenin, tramvayın, otobüsün, metronun da olmadığı gibi). Kablolu tren, yokuş treni gibi bir ad verilebilirdi. Verilmemiş. Teleferik adının da Türkçesi yok.
    (Dil Akademisi lazım derken, bütün buna benzer ihtiyaçlar dile getirilmiş oluyor işte. Düşünsenize günümüzün taşıtlarından kaçının Türkçe adı var?)
    «Adı Üçüncü Adam Kim?»di
    Oscar'lı yapımcılardandı Carol Reed. Sör unvanlı İngiliz film yönetmenlerinden biri. Söze bilgiç bir tavırla girişime bakmayın. Hatırladığım tek filmin adı olan The Third Man'dir, bizde «Üçüncü Adam Kim?» diye gösterilmişti.
    Radikal, hem de «En az bir kere izlemek gerek» başlığıyla vermese, çarşamba akşamı TRT2'de gösterileceğini ruhum bile duymazdı.
    İkinci Dünya Savaşı yıllarından bir hikâye. 1949'da çevrilmiş. Demek ki biz seyredeli 50 yıldan çok zaman geçmiş.
    Gitarla çalınan çok ünlü laytmotif ezgisini ıslıkla kimbilir kaç kere tekrarlamışımdır. Baktım, onu bile unutur gibi olmuşum.
    Oyunculardan Orson Welles ile Joseph Cotten hatırımdaydı, sorsanız söylerdim. Güzel Alida Valli'yi görünce hemen hatırladım, ama adını unutmuşum.
    Çocuklar 15 ve 11 yaşlarındaydı. Viyana'ya uğramışken onları ünlü Prater Parkı'na da götürmüştük. Lunaparktaki dev dönmedolabı göstererek, o zamanın yeni ilacı antibiyotik şişelerine su katarak para kazanan dolandırıcı rolündeki Orson Welles'in, dönmedolabın tepesinde, onu hayretle dinleyen arkadaşına bir söylediğini aynen tekrar ederek hafıza gösterisinde bulunmuştum.
    Benim gibi, gece yarısı tek başına oturup seyreden yaşıtlarım olmuştur, eminim.
    Sevgili Hanımlar ve beyler, merhaba! Nasılsınız?