Darbe Tasarım ve İcra Kurulu

Sonradan herhalde «Günlüklerin su yüzüne çıktığı dönem» diye anılacak günler yaşıyoruz. Ben ahkâm keserken, Osmanlı döneminde devlet adamlarının hatıratı yoktur; ama olmayışının etkileri var, derim. Geçmiş olayların bu yüzden kulisine (yani içyüzüne) dair bilgi edinemiyoruz.

Sonradan herhalde «Günlüklerin su yüzüne çıktığı dönem» diye anılacak günler yaşıyoruz. Ben ahkâm keserken, Osmanlı döneminde devlet adamlarının hatıratı yoktur; ama olmayışının etkileri var, derim. Geçmiş olayların bu yüzden kulisine (yani içyüzüne) dair bilgi edinemiyoruz. Hatıralarını not etmekten niye korkarlar sualine cevap vermek zor değil.
«Sadrazamın boynu vurula!» fermanında bir sonraki cümle «emlak ve emvali dahi müsadere edile!» oluyor.
Hoşa gitmeyecek hatırat notları ele geçerse kelleyi, malı mülkü kaybetmekten gayri çoluk çocuğun istikbalini karartmak da var.
– Çeneni tutamıyorsan çok güvendiğin birilerine söyle, ama ardında yazılı belge bırakma!
Günlük dediğimiz, ele geçerse herkesin ilgileneceği notlar. Kırk yıldır, darbe hazırlıklarına dair en ayrıntılı bilginin bu günlüklerde yer alacağını öğrendik. Giderek günlük demek, yakın geçmişe dair isimleri, olayları ve tarihleriyle gizli kalması istenmiş hadiselerin, bir gün bir şekilde gün ışığına çıkarılması anlamına gelir oldu.
Bugünlerde günlükleriyle gündemde olan kişi bir meslektaş. Adı Mustafa Balbay. Tanışım değil, Cumhuriyet’in Ankara temsilcisi. Uzaktan anlayabildiğim, pusula olarak ağabeyi İlhan Selçuk’u benimsediğidir. O ağabey de Askerlerle ilişki kurmaya ziyade meraklı, devlet-siyaset tasarımcısı bir meslektaşımızdır.
*
Haberleri, yorumları okuyorsunuz. İlhan ve küçük kardeşi Mustafa ikilisini destekleyenler yanında kösteklemeyi görev bilenler, hatta tutum ve davranışlarını çok tehlikeli bularak suç işlediklerini ileri sürenler de var.
Ben daha çok siz okurlarıma sormak istiyorum. Siz, okuduklarınızdan ne anlıyorsunuz?
Yarma şeftaliye benzer yanımızın bizi bu konuda da ortamızdan ikiye böleceğini bilsem de, cevaplarınızı merak ediyorum.
Açığa vurulmuş, sözüm ona mahrem telefon konuşmalarından çıkardığınız sonuç nedir? Ne düşündüğümü önce burada ben söyleyeyim, sizin fikirlerinizi de lütfederseniz e-postayla gelecek cevaplarınızdan öğreneyim.
Artık anlaşıldığına göre, hangi siyasî rejim altında yaşamamız gerektiği hususunda tercihleri çok önemli altı kişi var Ankara’da. Birbirine bağlı altı makamda görevli altı kişi; altı general daha doğrusu: Genelkurmay başkanı ve ikinci Başkan; Kara, Deniz, Hava Kuvvetleri Başkanları (etti beş, bir de) Jandarma Komutanı.
Aralarından Nuh deyip de Peygamber demeyen bir muhalif çıkmazsa (Bu kişinin son projede Org. İsmail Hakkı Karadayı olduğunu günlüklerden öğrendik) iktidara el konulmasını engelleyecek başkaca bir gücümüz yok. Düşününce insan, son yıllarda yakın tarihimizin bu altılının aralarında anlaşıp anlaşamadıklarına dair haberlerden ve hikâyelerden oluştuğunu apaçık görüyor.
12 Mart 1971 öncesi cereyan eden, günlüklere layık olayları dün İsmet Berkan (ki eski bir Cumhuriyet’lidir) pek güzel anlattı. Karadayı Paşa’nın rolünü o projede Org. Faik Türün’ün oynadığını hatırlatıyordu. Türün Paşa 1. Ordu Komutanıydı. Acaba Ankara’daki altılıya kuvvet komutanlarını da eklemek mi lazım?
Gene Radikal’den Oral Çalışlar, o da dünkü yazısında «Ben Cumhuriyet’te 16 yıl çalıştım. Ayrılmam istendiği için uzaklaştım gazeteden. Toktamış Ateş, Aydın Engin aynı sebeple benden önce ayrılmışlardı» diyor ve darbe-sever gazeteciliğin önünün alınamamasından duyduğu endişeyi dile getiriyordu.
Acaba diyorum, ordu komutanlarından gayri, aramızdaki darbe-sever gazetecileri de mi dahil saymak lazım «Darbe Tasarım ve İcra Kurulu»na?

Sıra Arapça TV’ye geldi. Sonra?
Dünkü bir haberden, Kürtçe TRT 6’dan sonra Arapça TRT 7 kanalı için de çalışmaların başladığını öğrendik. Hiç itirazım yok, hatta dilimizdeki Arapça kelimeleri ele alan, bunların kökü, asıl anlamı, telaffuzu gibi konularda, hepimizin faydalanabileceği progamlar yapılmasını temenni ederim.
TRT 6’ya TRT-Şeş dendiği gibi (Şeş, Farsça’da olduğu gibi Kürtçe’de de «altı» anlamına gelir) Arapça kanalın da adı TRT 7 veya Arapçasıyla TRT Seb’a olacakmış. Bu kanalın hedef kitlesi de Türkiye’de yaşayanlar da dahil Araplar.
Anadili Arapça olan TC vatandaşlarının sayısını ve bu topluluğun haritamızdaki dağılımını ben bilmiyorum. Haberde «Güneydoğu ile başta Antakya ve Mersin, Akdeniz illerimizde yaşayan Arap kökenlilerden söz ediliyordu.
Çerkezce, Boşnakça, Arnavutça... gibi, asırlar boyu yaşadıkları ülkenin dilini konuştuktan sonra anavatana dönmüş insanlarımız var bizim. Sayıları hakkında sizin bir fikriniz var mı?
– Onların hepsinin aslı Türktür. Nerelerde, ne yoğunlukta bulunduklarına dair bir araştırma bile güçlerine gidebilir, yollu cevapların pek anlamı kalmadı.
Bir hayır sahibi bu konuda bizi aydınlatsa!... diyorum.

Dil Yâresi
Türkçe dostlarından
(Hüseyin Yıldırım)
l Uzunca bir zamandır dikkatimi çekiyor. İnsanlarımız mesela bir sohbet programına katıldıkları için kendilerine teşekkür edildiğinde, «Ben teşekkür ederim» diye cevap vermeyi doğru buluyorlar. Bence bu yanlış, doğru olan «Ben de teşekkür ederim» demeleridir.
Siz ne dersiniz?
– Önce «de» takısının neyi değiştirdiği üzerinde durmalıyız.
Televizyon programında ev sahibi misafirine, zaman ayırıp zahmet ederek stüdyoya kadar geldiği için teşekkür ediyor. Misafir «Ben de size teşekkür ederim» diyerek, bir alışverişin altını çizmiş oluyor. Yani «İşbirliğimiz sizin bu programı gerçekleştirmenize yaradı. Teşekkürünüzü aldım kabul ettim. Ama ben de değer verilip çağrıldığım, bilmeyenlere de  tanıtıldığım için size teşekkür ederim. Buluşmadan ben de faydalanmış oldum» demiş oluyor. «Ben teşekkür ederim!» ifadesindeyse bu denge bozuluyor.
Ben «Burada, sizinle olmak bana iyi geldi» demeyi daha uygun bulurum.