Darwin olayına bulunan çare

Tepem attı da ondan galiba. Hani bazen insan Öfke gelir göz kararır; öfke gider yüz kızarır meselini bile unutur ya!

Tepem attı da ondan galiba. Hani bazen insan Öfke gelir göz kararır; öfke gider yüz kızarır meselini bile unutur ya! TÜBİTAK’ta, evet hem de bilimlerin mabedi sayılacak kurumda patlak veren «Bilimsel düşünceyi ve değerleri inkâr» olayı beni nasıl öfkelendirdiyse artık, dün fark ettim ki birkaç gündür gazetelere, dur hele Darwin sansürü konusunda kim ne demiş gözüyle bakıyorum.
TÜBİTAK üç günlük sessizliğini bozarak açıklama yapmıştı. TÜBİTAK imzalı, «Önemli bir şey değilmiş, azıcık gebe» kabilinden bir açıklama. Kusuru, sessiz sâkin biri olduğu ilk haberlerden de anlaşılmış olan, Bilim ve Teknik Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Dr. Çiğdem Atakuman’ın üstüne atıp temize çıkacaklarını sananlar var demekki. O kadar kolay değil! Başkan yardımcısı Prof. Ömer Cebeci maşallah sütten çıkmış ak kaşık. (Ben adını KKK defterime, yani Kötü (Kusurlu, kabahatli) Kişiler Kodu’ma yazdım bile). Temize çıkmak istiyorsa bir adım öne gelip hadisenin içyüzünü dürüstçe anlatması lazım. Bence bu günah, bilimsel düşünceye ihanet lekesi temizlenip aklanmadıkça bağışlanmayacak türden bir büyük günahtı. Günah çıkarma geleneği olmayan bir toplumda, kendini affettirmek o kadar kolay değil. Cebeci Bey, bilim insanlarımız arasında ortak bir idrak, sahici bir birlik olsaydı eğer tard-ı muvakkat kağıdını eline tutuşturup seni çoktan disiplin kuruluna sevk etmiş olurlardı.
Hadise hakkında ve Bakan Mehmet Aydın dışında devlet ricalinin ne düşündüğünü öğrenememiştik. Devlet Bakanı Said Yazıcıoğlu da dile gelmiş. «Darwin’ciliğin (O Darvinizm demiş) bizim inancımızla bağdaşan bir yönü yok, ama bu bilimsel bir bazda ele alınıyorsa alınmalıdır» diyor. Ben, «Hayır efendim, tefe konulmalıdır» diye düşünenlerdenim. Siz şu cümleye de bir göz atın lütfen: «Darwin yılı temasının, bir uzman yardımcısı tarafından kaleme alınmış ve bilimsel değerlendirmesi yapılmamış ilave sayfalar ile yayımlanmasının uygunluğu sorgulanmıştır. (...) Ve Dr. Atakuman’ın daha önceki dönemlerde de sergilediği, yetki aşımı ile ilgili olaylar da göz önüne alınarak, kendisine kurum içinde birim değişikliği önerilmiştir.»
Haydi şunu da okuyun bir zahmet. Cebeci söylüyor: «TÜBİTAK Bilim ve Teknik Dergisi’nin bir sayısı (bu yıl) bu konuya tahsis edilecektir. (...) Bilime sansür iddiası kurumumuzu ve çalışanlarını derinden yaralamıştır.» (Radikal, 13 mart)
Cebeci Hazretleri! Azim hatanızın geride bir iz bırakmaması için bence tek yol var: Yüzünüzü bizden yana dönüp:
– Haberi basına Çiğdem Hanım’ın sızdırdığını düşünüyoruz, demelisiniz. İptal edilen kapağın fotoğrafına kadar, başka nasıl olabilir? Çenesini tutsun diye, işine son vermektense onu başka bir göreve aktararak, meseleyi kapatmayı düşündük. Artık onun icabına ortalık yatıştıktan sonra bakılır, diyebilmelisiniz.
O da hiç kolay değil, değil mi?

Cumhuriyet’ten Radikal’e taş
Bizim gazetenin adı Radikal. Bunu gazete yayıma hazırlanırken 1996’da, kendi aramızda tartışmıştık. Bana, yol açacağı çağrışımlar açısından biraz haşin bir ad gibi gelmişti bu kelime. Onda karar kılındı.
Dün Ali Sirmen’in «Cumhuriyet sevdalıları iyi ki varsınız!» başlıklı yazısını okurken (Cumhuriyet), şu cümle üzerinde bir an durdum: «Başbakan’ın basın üzerindeki planlarının hazırlayıcılarından olan Akif Beki de şu anda, Doğan Grubu’nun Tayyipçi yayın organı Radikal’in yazar kadrosunda yer almaktadır.» Bu hal «...basın üzerindeki baskıların ne denli tahammül edilmez boyutlara vardığının bir başka göstergesi» imiş.
Doğrusu benim de pek hazzetmediğim bir iki yazar var Radikal’de. Hayır, Akif Beki de bunlardan biridir demek istemedim. Benim bildiğim, Türkiye’de gazetelerin giderek AVM’leştiği, yani alışveriş merkezleri’ne benzemeye çalıştığıdır.
Bundan bir rahatsızlık duymuyor değildim doğrusu. Başlangıçta Namık Kemal Zeybek ve Hasan Celâl Güzel yoktu bu projede, zamanla oldu. Ama diyorum, ben de zamanla belki diğer Radikal’cilerin yadırgadığı bir köşekadısı oldum. Yazarlardan kimleri benimsediklerini fark edecek kadar tecrübeli sayılırım bu zanaatte.
Ali Sirmen, seni herhalde rahatsız edecektir amma, son yıllarda ben de Cumhuriyet’i yadırgar oldum. Tek bir bakış açısında ısrarın birdüzeliğidir belki de beni rahatsız eden. Her ne hal ise, senin de yazarlarından biri olduğun, artık benim bildiğim Doğan Nadi’li, Ömer Sami Coşar’lı, Burhan Felek’li, Abidin Daver’li, Cemal Nadir Güler’li Cumhuriyet değil.
Geçelim!
Radikal’de bir Türker Alkan var mesela. Darwin-TÜBİTAK rezaletinden söz ederken, «1575 yılında, diyor; Takiyüddin’in kurduğu gözlemevi, padişahın hoşuna gitmeyen bir horoskop yapıldığı için padişahın buyruğuyla yıkılmıştı.
Ve «Ulusçuluğumuzun önemli bir özelliği, aşırı tepkisel olması, (...) batıp yok olma (...) korkusunu taşımasıdır.» Ve soruyor: «Nasıl oluyor da bunca devlet kuran Türkler, ciddî bir varlığını sürdürme endişesi taşır?»
Birkaç nedeni var dedikten sonra kendi sualine altı madde halinde cevap veriyor. Birbirinden güzel maddelerin sonuncusu da şu: «Türkler gerçi çok devlet kurdular, ama bu devletlerin hepsini de batırdılar. (...) dikkatli olmalıyız!»
Aranızda okumayan varsa, Türker Bey’in dünkü yazısını tavsiye ederim. Sen de oku Ali Sirmen! (Cuma Radikal’ini elinize almışken, Nature’ün editörü İhsan Mesud’un The Guardian’dan çevrilmiş yazısını da okuyun.)  

Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Orkun Atila)

  •  Peyami Safa’nın Cingöz Recai öykülerinden birinde (Alkım Yayınevi) saati soran birine «Alafranga yedi... Yediyi yirmi geçe...» cevabı veriliyor.
    «Alafranga»nın bildiğimiz dışında başka bir anlamı mı vardı? Ya «Alaturka saat»?

– Alaturka saat, güneşin batışını 12 kabul eden, 1910’a kadar kullandığımız saat sistemiydi. Alafranga saat de 1910’dan bu yana benimsediğimiz sistem.