«Demokrasi Matematiği»

Cihad Baban, Nihat Erim nesli, bizim ağabeylerimiz sayılır. Ben, yarım nesil fark var aramızda, derdim;

Cihad Baban, Nihat Erim nesli, bizim ağabeylerimiz sayılır. Ben, yarım nesil fark var aramızda, derdim; bir nesil 30 yılda kendinden sonrakini yaratır hesabıyla: 1910’lar civarında doğanlardan söz ediyorum.
Onlarda gördüm ilkin; ara sıra küçük kardeşlerine kitap hediye etme alışkanlığını. Doğan Avcıoğlu’nun önemli eseri Türkiye’nin Düzeni’ni; iktisatçı Keynes’in ünlü eseri İstihdam, Faiz ve Para Genel Kuramı’nı mesela, Erim hediye etmişti bana. Cihat Ağabey’in elime tutuşturduğu kitaplar, belgeler saymakla bitmez. Aşağıda size de anlatmaya çalışacağım değerlendirmeyi, onun da katıldığı, bilmem neredeki bir konferansın tutanaklarında okumuştum. Konuşma bir yabancınındı, bu konuda geçmiş yıllarda da kalem oynattım, ama düşünce sahibinin adını hatırlayamıyorum.
Demokrasiler için faydalıdan da öte, ideal dediği bir meclis mevcudundan söz ediyordu; bir tasarı, hatta temenni olarak.
Katılımı veya desteğiyle iktidarın oluşumunu etkileyebilecek, dişe dokunur üç partinin yer aldığı bir parlamento tasarlıyordu. Peşin peşin «demokrasi açısından en ideal düzen budur» diyerek.
Ayrıntıları özetleyeyim:
* Bu mecliste, tek başına iktidar olabilecek sayıda milletvekili bulunan bir parti yoktur. Ama bir parti var ki, diğer iki partiden biri de ona katılırsa hükûmeti birlikte kurabilirler. O diğer iki partinin gücü, birlik olsalar da hükûmet hükûmet kurmaya yetmiyor.
* En güçlü partiye A, diğer ikisine B ve C partileri, diyelim. (Bu konuyu ilkin Yeni Gazete’deki bir yazımda ele almıştım. Yazının başlığı o zaman da «Demokrasi Matematiği» idi. Matematikten maksat neydi, anlatmaya çalışayım.) A partisinin asıl rakibi evet B partisiydi. Ama A partisi C partisiyle anlaştığında da, hükûmeti kurmaya yetecek sayıda oy bir araya gelmiş oluyordu. Tıkanıklık ihtimalini çok azaltan nispetler söz konusu.
* A, partilerin kalabalıklara en tanıdık geleniydi (AKP gibi). B, bürokrasiye daha yakın, daha formel olanı (CHP gibi diyebiliriz). C, üç partinin bizim meclislerimizden yazık ki örnek getiremeyeceğimiz olanıydı. «Nispeten daha aydın oyları kendine çeken parti» diye tarif edebiliriz.
* Özetlemeye çalıştığım fikrin sahibi, bu oranların bir ülkede en demokratik hükûmetin kurulmasına yarayacağını düşünüyordu. Ona göre koalisyon çok büyük ihtimalle A ve C partileri arasında kurulacak ve bakın bu sonuç da neyi sağlayacaktı.
* İktidarları etkileyecek asıl güç, kalabalıkların veya bürokrasi dostlarının oyları değil, Meclis’te en güçsüz partiyle temsil edildiği halde, netice itibariyle aydınların oyları, tercihleri olacaktır.
Heves edilmeyecek bir hayal değilmiş gibi gelir bana.
Bugünün Türkiyesi’nde böyle bir temenni ne derece şanslı ve faydalı olur, isterseniz bir başka gün de onu konuşuruz.

Ermeni maçının anlamı
Ben yazıya oturduğumda Türkiye’nin 1 numaralı meselesi, Ermenistan takımı ile Bursa’da yapacağımız millî maçtı, diyebilirim. Ben de ilgileniyorum, maçtan çok bu tarihî hadiseyle.
Boğaz çocuğu olarak Kürt, Ermeni, Rum, Yahudi, Çerkez, Laz, Arnavut, Boşnak, Arap, İranlı, hatta Rus ve ikinci dilim ve kültürüm gibi gelinim Brigitte de onlardan olduğu için Fransız... Hiçbiri yabancı gelmez bana.
Bursa’daki millî maçın benim için futboldan, aynı zamanda karşılıklı ve tarihî hatalardan dönüşün anlamlı bir belirtisi olmaktan öte bir önemi yok.
Hatırlar mısınız, vaktiyle size Cihannüma’da, şu sırada Hrant Dink’in avukatlarından olan Fethiye Çetin’in «Anneannem» adlı kitabından söz etmiştim. Kimliğini inkâr etmek zorunda kalmış bir Ermeni kızının hikâyesiydi. Fethiye Hanım da anneannesinin gerçek hayat hikâyesini bizim gibi çoook geç öğrenmişti.
Sabah’ta dün, Merve Yurtyapan anlattı bize müzisyen Yaşar Kurt’un kim olduğunu.
– Ailemiz Karadenizliydi, diyor Yaşar; ama evimizde Lazca konuşulmazdı. Dedeler ölmüş. Babama soruyorum, yuvarlak cevaplar veriyor «Bizim aslımız nereden gelmiş?» sualine. Müzik grubumuzda Ermenistan’da, ABD’de yaşayan Ermeniler var. Birlikte Erivan’a gittik. Aman yarabbi, Ermeniler ne kadar da benziyor bizlere. Yaşlı bir akraba, bizim Van’dan geldiğimizi söyledi.
Ve Van’dan yola çıkan Yaşar, Ermeni olduğunu saklamak zorunda kalmış insanların soyundan geldiğini sonunda öğreniyor. Bir film çeviriyorlarmış, bu hikâyeyi anlatan.
Maçı onunla birlikte seyredebilmeyi çok isterdim. İlk işlerimden biri de Yaşar Kurt’un yeni çıkan «Nefrete Kine Karşı» adlı albümünü almak olacak.

Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Ferda Fındık)

* Diyaspora mı, diaspora mı doğru? Kısa bir araştırmadan diaspora sonucu çıkıyor. Evet, ama haberin başlığında diyaspora, metninde diaspora diye yazan gazeteler bile var. Bir karara varılması gerekmez mi?
– Sözlüklere baktım Ferda Hanım. Diaspora imlasıyla Meydan Larousse’ta var (1969). Ana Britannica’da var (1986). TDK İmla Kılavuzu’nda var (2000). TDK Türkçe Sözlük’te var (2005). (Tarihler, elimin altındaki kaynakların baskı tarihleridir.) «Diyaspora» yazana ise ben rastlamadım.
Bu vesileyle anlamını da hatırlatalım: «1. Yahudilerin anayurtlarından ayrılarak yabancı ülkelerde yerleşen kolları. 2. Herhangi bir ulusun yurdundan ayrılmış kolu.»
Diaspora kelimesi Yunanca «dağılma» demekmiş. Bir tarih terimi olarak anlamı da, kısa ifadesiyle şu: «MÖ VI. yy’daki sürgünden sonra Filistin dışında yerleşmiş Yahudi topluluklarının tümüne verilen ad. Dağılma aslında IV. yy’da Ahab devrinde ve özellikle Samiriye’nin yıkılışından (721) sonra başladı. Başlıca yerleşme merkezleri Babil, İskenderiye, Antakya, Roma’ydı. Bu topluluklar arasında haberleşme ve yardımlaşmayla kendini gösteren çok sıkı bağlar olageldi.
*
Gazetelerimize gelince. Bütün yazı işleri ekiplerinin eli altında sözlük, ansiklopedi ve imla kılavuzu bulunduğundan emin değilim.
Yani Ferda Hanım dostum, başınızın çaresine bakacaksınız!