"Deprem konusunda işlerimiz iyi gidiyor," demeye dilim varmaz

Marmara'da iki büyük deprem beklenirken, Deprem Dede gibi «Benim içim rahat» demek doğrusu kolay değil.

Yaşadığımız son büyük depremin on ikinci yılıydı dün. Arada taze bir deprem haberi de vardı. Bir gün önce Gemlik’teki 4 büyüklüğünde deprem hamdolsun can ve mal kaybı olmadan atlatıldı. İlk bakışta unutmuş gibi görünsek de, yeni deprem ihtimalleri endişesinden kurtulabilmiş değiliz.
Dünkü gazetelere bu gözle de baktım. Pek fazla endişeli görünmese de, hatta «Yeni nesil deprem konusunda daha bilinçli» diye cesaret verici sözler söylese de, Prof. Ahmet Mete Işıkara da «İki büyük deprem olacak, gecikmesi için dua ediyorum» demekten kendini alamıyor. (Sabah, 16 ağustos)
Hoca, yaygın adıyla Deprem Dede, kamuoyunun sevgililerinden biridir. Bizi, başımızın belâsı bu müzmin tehlike konusunda uyarmak için az nefes tüketmedi. Şimdi Kandilli Rasathanesi’nin başında değil, ama geçen 12 yılda yapılabilenler konusunda bilgi sahibi. Kızılay heyetleriyle Türkiye’yi gezmeye devam ediyor. Cuma günleri camilerde namazdan önce cemaate, depremi, depremle yaşamanın kurallarını anlatan vaazlar vermekten de geri durmuyor. «Bir kurum depremden korunma strateji belgesini hazırladı, bu bence deprem için bir anayasadır» diyor. Devamı da var: «Artık zemin şartlarına uygun yapılar yapılacak. Güvenli yapılara kavuşulacak. İstanbul’da okullarımızın yüzde 70’i depreme hazır. Hastanelerimiz, yollarımız ve viyadüklerimiz de güçlendirildi. Benim içim rahat.»
Ve gene de, dikkatinizi çekerim «Yatıp kalkıp deprem geciksin!» diye dua etmekten de geri durmuyor. Aklı gençlerde:
-Deprem Dede çizgi filmleri yapıldığı için gençler beni tanıyor. Geçenlerde bir anne çocuğuna beni gösterip, «Bak Deprem Dede!» dedi. Çocuk da «Sahiden varmış demek» diye şaşırdı.
Bütünüyle çökecek binaları belirleme
Cumhuriyet’te Prof. Semih S. Tezcan’ın uyarılarını ve verdiği önemli bilgileri özetlemeye çalışacağım. 

* 7,4 büyüklüğünde bir deprem İstanbul’da en az 30.000 kişinin canına ve 150 milyar dolar civarında ekonomik kayba sebep olacaktır. Böylesine bir felâketin sorumlusu kim olacak? Yapılabilenlere rağmen durum yetersiz ve içler acısıdır. 

* Yapılması gerekenleri söyleyelim. Dayanıksız tüm kamu ve özel sektör binaları derhal güçlendirilmelidir. Kolay iş değil. İstanbul’da 1.300.000 binanın, yani 3.5 milyon dairenin yüzde 95’i demek olan yaklaşık 3.3 milyon daire, Deprem Yönetmeliği’ne göre güvensizdir. Bunları güçlendirebilmek için, daire başına 8.000 dolardan 26.4 milyar dolara... ve 25 yıllık bir inşaat süresine ihtiyaç var. Yani güçlendirme bir hayaldir. 

* Risk yönetiminde öncelik, mal güvenliği yerine can güvenliğine verilir ve can kayıplarının genelde bütünüyle göçen binalardan kaynaklandığı göz önüne alınırsa, asıl tedbirin bütünüyle çökme ihtimallerini azaltabilmek olacağı meydana çıkar. Bütünüyle çökme ihtimalini kısa sürede belirleme yöntemleri geliştirilmiştir. Mesela P25 yöntemi. Bir saatte, 900 TL harcayarak, binanın durumunu yüzde 95 kesinlikle belirlemek mümkündür. Bu durumda bina usulünce güçlendirilecek, mümkün değilse yıkılacaktır. Bütünüyle çökme olmazsa, can kaybı da olmaz diyebiliriz. 

* 1999 deprem bölgesinde bütünüyle çöken bina oranı yüzde 6 idi. İstanbul’da yüzde 4’ü geçmez denebilir. Kalan yüzde 95’e yakın binayı güçlendirmek aklın alacağı iş değildir. Bu açıdan bütün bina sahipleri P25 testini yaptırmalıdır.
Türkiye’de devletin kontrolünde yapı denetimi yoktur. Nitekim devleti kimse suçlayamadı geçen depremde. Yeni Deprem Yönetmeliğimizde de ölümcül hatalar vardır. 

* Son dediği: İstanbul’da göçer nitelikli binalar belirlenmeli ve güçlendirilmelidir. Bu görev mal sahibine düşer. Ancak yerel yönetimler de bu konuda düzenleyici rol almalıdır. Çünkü bizim yargımız da denetimsizlik eseri ölümlerden onları sorumlu tutacaktır. 

Farklı açılardan iki eleştiri daha
Gene Cumhuriyet’te Özlem Güvenli, CHP İstanbul Milletvekili ve deprembilimci Prof. Haluk İyidoğan’la konuşmuş. O meseleye siyasî açıdan da bakıyor. 

* Hasar tespit uzman sayısı çok yetersiz, diyor. Büyük şehirde hasar tespitleri başlı başına bir meseledir. Kanunî, malî ve hukukî araçlar yok. 12 yıldır iktidar bu meseleleri biliyor. «Kentsel dönüşüm yapacağız» diyorlar. Dönüşümü hangi imar yasası ve hukukla yapacaklar? Gerekli yasalar çıkarılmadı ki... diyor.
17 Ağustos 1999 depremi, 17.480 cana, 675.000 kişinin evsiz barksız kalmasına sebep oldu. O vesileyle İstanbul’u vuracak benzer bir depremin nelere mal olacağı çok konuşuldu ama; yapılan çalışma devede kulak kaldı. 
*
Türkiye Deprem Vakfı Başkanı Prof. Hasan Boduroğlu da hazırlık ve risk azaltma çalışmalarının yetersizliğinden şikâyetçi. Yapı Denetimi Kanunu ancak bu yılın ocak ayından itibaren bütün ülkede uygulanmaya başlamıştır. (Daha önce yalnız 19 ilde uygulanıyordu.)
Zorunlu Deprem Sigortası 2000’den beri bakanlar kurulu kararı olarak uygulanmaktadır, hâlâ kanun hâline getirilmedi. 
*
Dönelim Prof. Eyidoğan’a. Onun bir ana eleştirisi daha var. 

* Nüfusun dörtte birinin ve sanayi yatırımlarının deprem açısından riskli olan Marmara Bölgesi’nde yığılması da yanlıştır. Son büyük yapılaşma performansının gözler önüne serdiği bir mesele de şudur: Plansız, kuralsız, denetimsiz, kaçak, ruhsatsız ve estetikten uzak yapılaşma.
Bundan sonraki süreç, yanlış seçilmiş yerleşim alanlarının düzeltilmesine gelecektir. «Bu da çılgın projelerle bir kenti başka yere taşıyarak olmaz. İki yakaya iki kent projesiyle İstanbul’u kuzeydeki yeşil alanlara taşımayı mı düşünüyorsunuz yoksa?» 

* Prof. Eyidoğan’ın bir eleştiri konusu da, Başbakanlık’a bağlı Âfet ve Âcil Durum Yönetimi Başkanlığı’nın bir yıldır üzerinde çalıştığı, Ulusal Deprem Stratejisi Planı.
Bu ekipte sosyal bilimcilere ve plancılara da yer verilmeli. Planı hazırlayan komisyonda bir şehir bölge plancısı yok. Çalışma, bu ülkede daha önce benzer hiçbir çalışma yapılmadığını varsaymaktadır. (Eyidoğan dikkate alınmayan altı çalışmayı bir bir sayıyor.)
Strateji ve eylem planı, mevcut durumların sürdürülmesini değil, hangi köklü değişikliklerin zorunlu görüldüğünü belirlemelidir. Eylem planı bu anlamda zayıf bir metin. 
*
Bitirirken, deprem ülkesi diyebileceğimiz Türkiye’de yönetimin, bu açıdan insanı çileden çıkarabilir bir uygulamasına da kısaca değinelim.
Haberi dün Radikal’de hayretle okudum. Başlığı «Burada bir fay hattı olacaktı» idi.
Varmış. 17 Ağustos depreminden sonra Sakarya’nın Akyazı ve Erenler ilçelerinde fay koruma hatları belirlenmiş. Bu hatlara «önemli alan» adı verilmiş ve imar planları elden geçirilmiş.
Akyazı’da mesela, üzerinde iki lise, beş öğrenci yurdu, iki ilköğretim okulu ve bir anaokulu bulunan bölgede fay hattı tespit edilmiş. Hat 20 km uzunluğunda. İki yanında 75’er metreden 150 m genişliğinde ve 2 kilometre uzunluğunda bir alana imar yasağı getirilmiş.
Tam o hizadan fay hattı geçtiği için alınmış bir tedbir. Ancak Akyazı Belediyesi geçen yıl «Halk istiyor!» gerekçesiyle fay koruma hattının 150 metre olan genişliğini, iki yanında inşaat alanları açarak 20 metreye indirmiş. 
*
Deprem Dede’yi –ki nesildaşız- ben de uzaktan uzağa çok severim. İyi niyetine de bayılıyorum. Ama «Depreme karşı önlemler açısından da ülkemizde işler iyiye doğru gidiyor» demeye, yazık ki dilim varmayacak.