Deprem vergileri ne oldu?

Hiç değilse hatırladık, diye sevinirken fark ettim ki, bu memnuniyetin altında günah çıkarmaya benzer kendi kendimle bir hesaplaşma da var. Biz başımıza geleni sineye çekme alışkanlığından, bu 17 ağustos 99...

Hiç değilse hatırladık, diye sevinirken fark ettim ki, bu memnuniyetin altında günah çıkarmaya benzer kendi kendimle bir hesaplaşma da var. Biz başımıza geleni sineye çekme alışkanlığından, bu 17 ağustos 99 depreminde de kurtulamadık ya, bundan böyle yaşayacağımız tabiî afetlerden şikâyet hakkımızı da ebediyen kaybettik, deyip durmuştum o zaman.
Ben akran Türkiye vatandaşları bu felaketle hayatlarında ilk defa, 1938 Erzincan depreminde tanıştılar. Ardı da gelince edilen laflardan deprem felaketinin bu toprakların insanlarına asırlardır musallat olduğunu öğrendik. Deprem olunca irkilip hatırlıyorduk. Neyi olacak, beklenen felakete karşı gene hiçbir tedbir almadığımızı.
99 Marmara depremi bana kalırsa, ülkemizde acısı en çok duyulan afet olmuştur. Farkın sebebi de tek kelimeyle televizyondu. Kameralar yaşanan felaketleri bütün fecaatiyle, yemek sofralarında bile evimizin içine kadar getirdi.
– Görecek ve bu sayede tele-vizyonun etki gücünü de öğrenmiş olacaksınız! Gözünüzü yumacağınıza bu sefer dört açın ki, gelecek felakete kadar hazırlanma basiretini gösterelim diye bundan on yıl önce az fetva vermedim.
17 ağustos 99 ertesi, Allah için biliminsanlarımız da nefes tüketmekten geri durmadılar. Jeoloji hocalarımızı -ki çoğu artık ünlüler arasındadır- daha çok o dönemde tanıdık, sevdik, benimsedik. Ara sıra yaptıkları uyarıları ben, gevşemeyelim, artık tedbirde kusur işlemeyelim endişesindeler diye sahiplenmekten de geri kalmadım.
Hatırlayacaksınız, bu defa felaketten hemen sonra Meclis, deprem felaketzedelerine yardım, tahribatın telafi edilmesi ve gerekli tedbirlerin vakitlice alınabilmesi için, ek gelir ve kurumlar vergisini hemen kabul etmişti. Emlak, taşıtlar, özel iletişim ve işlem vergileri de bu maksatla artırılmıştı. O günlerde adı çok geçen işbu 4481 sayılı kanun 31 aralık 2003’te yürürlükten kaldırılınca, demek maksat hasıl oldu diye sevinmiştik. Merak etmeyin Özel İletişim Vergisi, Gider Vergileri meyanında alınmaya devam edilecek demişlerdi. Merak etmemeye çalışmıştık.
Dün Radikal’de, İstanbul Serbest Muhasebeci Malî Müşavirler Odası’ndan yapılan açıklamaları okumuşsunuzdur. On yılda, şu veya bu nam altında milletten 24,1 milyar lira para toplanmış. (Aile başına 1 700 TL.) 2009 sonunda meblağ 27,2 milyarı bulacakmış.
Deprem ertesi Planlama Teşkilatı, TÜSİAD ve Dünya Bankası tamir, telafi ve tedbir maliyetleri toplamının 17 ila 24 milyar lira imiş.
– Bu para ne oldu, sualinin cevabı yok. Çıt çıkmıyor.
– Peki tamir, telafi ve tedbir için ne kadar harcadınız?
Gene sessizlik.
– Arkadaşlar, nereye gitti peki bu toplanan para?
Cevabı veren bir devlet sorumlusu değil de, Muhasebeci Müşavirler Odası’nın Başkanı Yahya Arıkan:
– «Deprem vergileriyle gerçekleştirilen hizmetlere dair bilgiye ulaşılamadı, diyor. Tüm projeler  yurt dışından sağlanan kredilerle gerçekleştirilmiş. Yani efendim, deprem vergileriyle toplanan para adresine ulaşmamıştır. Paralar bütçeye gelir yazılmış.»
Yani halk kendisinden istenen fedakârlığı yerine getirirken Devlet işine bakmıştır.
Bizi, alnımıza resmen ve alenen enayi damgası vurulmaktan sakınmaya çalışan Yahya Arıkan’a teşekkür borçluyuz.
Milletin vergisi Devlete emanettir. Emanete hıyanet olmaz, derler, o da meseldir. Bakalım Emanetçi ses verecek mi?

Cazgır Livaneli’yse tamamdır
Allah Zülfü Livaneli’den razı olsun! Farkında mısınız, başımız ne zaman derde girse, ne zaman bunalsak hızır gibi imdadımıza koşan o oluyor.
Bizim Kürtler ile aramızda, hep bildiğimiz gerilim, son bir defa yeniden başlayalı çeyrek asrı geçeli çok oldu.
Toplum içinde bir toplum olarak, Kürtlerimizin de Meclis’te temsil edilmesine çalışılıyor. DEP’çiler bunu denediler ve darmadağın edildiler. Kusurdan hepimize bir pay düşer. Ama benim gözüm ilk günden itibaren Leyla Zana’ya takılmıştı o zaman. Ordubozanların en tehlikesi kadınlardan çıkar. Biri bütün bir mahalleyi birbirine düşürebilir. Meclis’e girenin dağa çıktığını hayal etmesi olacak iş değildi.
Basirette marifetini gösterme sırası şimdi bizim Kürtlerde diye düşünürüm. Mahalle kavgacısı üslubuyla, toplumlar ve kardeşler arası meseleler çözülmez. Şimdi DTP’de de bir «leylakî» yok değil. Adı Emine Ayna.
Darılmasınlar, buluşmaya, anlaşmaya yatkın siyasetçiler, güven duyma ve güven verme gücünü kaybetmemiş olanlar arasından çıkar: Ahmet Türk gibi, Aysel Tuğluk gibi... Benim şahsî dostluklarda da tercih edegeldiğim, karşısındakinden de önce kendisiyle barışık insanlar.
Bana kalsa, herkesin gönlü olsun diye, müzakere heyetini (birinde Türk ve Tuğluk ile Erdoğan, diğerinde Ayna ile Baykal ve Bahçeli olmak üzere) ikiler, barış sevenler birinci, çıngar sevenler ikinci ringin etrafında yer tutsun der ve başlangıç gonkunu çalarım.
– Ama bu yoldan da düğüm çözülmez ki, diyenler çoğunluktaysa... Ee o zaman ben de ağız değiştiririm.
Zülfü Livaneli’den bu maçın hakemliğini kabul buyurmasını rica edelim, derim.
Akıl hocalığına daha çok köşekadıları sıvanıyor ya! Allah için bu alanda ondan daha tecrübelisi yoktur. Siyasî anlaşmazlıklar nasıl giderilir, seçimler nasıl kazanılır, tarafları nasıl barıştırılır, hele hele kalabalıktan sıyrılıp nasıl aday olunur? Bu işleri Türkiye’de en iyi bilenlerden biridir.
Ne yazdı Livaneli pazar günü Vatan’da?
– Kimse korkmasın bölünmeyiz, dedi.
Şaşkına dönmemek için sıkı durun! Mademki Zülfü gibi yüzbinleri meydanlarda toplayabilen bir toplum lideri:
– Korkmayalım, biz bundan sonra da bölünmeyiz, haydi bre «pehlevân»! diye gürledi çayırın gübeğinde, bize de artık yiğitlere alkış tutarak, tribünde oturup güreşleri seyretmek düşer.
Böylesine  olur da, değil çayırdan, her güreşten en az iki başpehlivan çıkmaz mı?
Geçmişler olsun!