Devlet Bahçeli ve benzerleri seyretsin diye tarihî dizi teklifimdir

Her dereceden öğretim kurumlarında ders diye belleyip de, hayat gailesine karışınca bir daha hiç hatırlamamak üzere unuttuğumuz nice bilgiler edinmişizdir, hepimiz.

Her dereceden öğretim kurumlarında ders diye belleyip de, hayat gailesine karışınca bir daha hiç hatırlamamak üzere unuttuğumuz nice bilgiler edinmişizdir, hepimiz.
Devamlı eğitim kavramı geliştirildi. İnsanın öğrenciliği bir anlamda çalışma hayatının sonuna kadar sürmeli düşüncesidir bu.
Bildiğiniz şeyleri tekrarlamadan sadede geleyim. Dünkü gazete sayfalarını ve özellikle Ankara haberleri çevresinde şekillenen yorumları gün boyu hatmettikten sonra, bakın ne düşündüm.
Televizyon kanalları için tasarlanmış bir yayın programının sunumunu dinler gibi okumanızı rica ederek ve mümkün mertebe kısa tutarak anlatmaya çalışacağım.
*
İnsanlık tarihinin çok önemli bir aşaması da, günün birinde belkemiğini zorlayarak da olsa dinelmeyi becermiş bu canlıların, bir arada daha iyi yaşamanın yollarını düşünme ihtiyacını da duymalarıyla başlamıştır.
Sayıca çoğaldıkları ve yaşamaya elverişli bölgelerde yerleşik düzene geçtikleri için herhalde.
İnsanlığın toplu tarihini o çağlardan yola çıkarak ele alacak ve atalarımızın gerçek hikâyesini aşama aşama, içimizi sıkmadan anlatacak bir televizyon dizisi yapılsın diyorum. Evet efendim, buna bendeniz cüret ve cesaret ediyorum. Niçinini de hemen söyleyeyim.
Ekranda Devlet Bahçeli’yi gördüm gene. Yengemin sesi kısılmış yaşlı horozu gibi, sanki uzaklardan da işitilsin diye yırtınıp duruyordu. Öyle bir program istiyorum ki, hiç değilse kış boyu sürecek ve baştan sona merakla seyredilecek. Konu buna elverir.
Asıl kahramanı, günümüzde  5 000’inci yaşını çoktan geçmiş devlet olacak. Kabile toplulukları yerleşik düzene, tarımsal üretime ve ağır ağır ilk medeniyetler düzenine geçmektedir. Toplum katmanlaşmakta. MÖ 3 000’ler, Eski Mısır ve Mezopotamya. Batıda Eski Yunan. Platon ve Aristoteles, şehir düzeninden geçerek devletleşen toplumun adını koymaya başlamak üzereler.
İlki bilge krallardan, ikincisi kent devletten yanadır. Ama daha çok yönetenlerin niteliğinde ısrar ederler: Kişiler (monarşi), gruplar (oligarşi) ve bütün halinde yurttaşlar (demokrasi). Atina’da demokrasi, Isparta’da aristokrasi. Sonra Peloponnesos Savaşı: Şehir Devlet’ten İskender İmparotorluğu’na geçiş.
Roma ile evrensel devlet.
Kimleri oynatacağınıza karışmam. Ama kahramanlarımız olarak bir Cicero’ya (Amaç daha iyi bir hayat. Kanunların bir arada tuttuğu insan topluluğu. «DEVLET», din dışı bir ahlakî temel teklifidir artık»)
Kilise bu devletle çatışır. Din 3 asır sonra iktidarı yeniden ele geçirecektir. Ve yönetenin gücünü yönetilenlerden alması kavramını Aquinolu Aziz Tommaso yaratır. «Hukuk devleti» kuramı bu fidanın ürünü olacak.
Evrensel Barış (Papa değil Tanrı) der Dante. Roma-Germen İmparatorluğu. Ve çağdaş hukuk devletinin ebesi sayılan Machiavelli. Kilise’ye karşı Laik Devlet’e giden yol açılmıştır. Sonra John Locke, sonra Rousseau ve Toplumsal Sözleşme kavramı.
*
Bütün bunlar «Bugünün Türkiyesi devlet ve demokrasi tarihinin hâlâ hangi aşamasındadır?» sualine gözle de görülür bir cevap verebilmek için.
Bugün hâlâ Yunan’dan Roma’ya geçiş döneminde ayak sürüdüğümüzü, bu sayede belki Devlet Bahçeli de anlar ümidindeyim. Ve anlayış yayılır belki de, sonunda Bahçeli Devlet’ten sahici Çağdaş Devlet’e doğru biz de birkaç adım atarız.

Dil Yâresi
Öğrenci okurumla Türkçe tartışması
* Bana gelen bir okur mektubunda adı geçmiş M. Yavuz Yağış’ın. Oturup o da yazmış. Bana, «Bence insanlar yazı yazarken kimliklerini ve sıfatlarını bir kenara koyarak bu işi tamamlamalıdırlar» uyarısında bulunuyor. Niye? Bu dediği, ilaçlar için kullanma tarifesi yazanlar için söz konusu olabilir. Köşekadılığına davranmışken, başlıca özelliklerimi ne demeye «bir kenara koymam gerektiğini» doğrusu anlayamadım.
Bana yazmaktan bir maksadı da önemli bir kusurumu yüzüme vurmakmış. Bazı kelime ve deyişleri kullandığım için beni ayıplıyor, 12/B öğrencisi Yavuz çocuk. O kelimeler yerine hangi «sözcükleri» kullanmam gerektiğini de belirtmiş.
Bir iki örnek vereyim.
* Malum yerine «bilinen» demeliymişim. Bakın bu eski kelime:          1. «Herkes tarafından bilinen»;          2. «Belli, öyle, şüphesiz, evet, tamam»; 3. «Maaş, görev» (İşte bu kullanış terk edilmiştir) anlamlarına gelir. Karşımdakinin söylediği herkesin zaten bildiği bir şeyse mesela, «Malum!» diyebilirim. «Bilinen» dersem bir anlamı olmaz. «Bunu bilmeyen mi var?» dersem, lafı uzatmış olurum.
* Mesele demişim beğenmemiş, konu demeliydin, diyor. Evet, konu «mesele» anlamında da kullanılır. Ama 12/B’den Yavuz’un beğendiği dilde, mesele’nin akla gelen ilk karşılığı «sorun» değil midir? Anlam bundan ibaret de değil.
Sözlüğe bakın, konu’ya karşılık olarak gösterilen kelimeler «mesele, olay, fikir veya durum»dur. Mesele ise: 1. «Çözüme kavuşturulması gereken durum»; 2. «Çözümü zor iş veya durum»; 3. Bilim terimi olarak «problem»; 4. Devletler, kurumlar ve kişiler arasında «ciddî anlaşmazlık, ihtilaf» anlamlarında daha kapsamlı bir kelime.
* Yavuz’un bir istediği de, sual kelimesini tamamen unutup onun yerine soru sözcüğünü kullanmam. Evet ben de sual etmek yerine sormak diyorum. Ama yemek yemek, uyku uyumak, kurum kurmak gibi sesleri tekrarlamayı gerektiren ikilemelerden hazzetmediğim için; karnımızı doyuralım, bir şeyler yiyelim (tek başına yiyelim de güzel değil, nitekim kullanılmaz), bir kurum oluşturulsun veya kurumlaşalım demeyi tercih ettiğim gibi, soru sormak yerine de sual sormak ifadesini daha uygun buluyorum.
* Yavuz Yağış’ın «Münasip yerine uygun», «aleyhtar yerine karşıt», «asır yerine çağ»... kullan gibi başka tavsiyeleri de var (Öğütleri mi demeliydim?). Yazık ki benim hepsine cevap verecek kadar yerim yok.
Herhangi bir ricam da yok.