Devlet ricali ve hanımları

Atatürk'ün eşi olarak Latife Hanım'ın fotoğraflarını gördük çocukluğumuzda. Çok da devam etmedi o evlilik. Tarihçi Afet İnan, Atatürk'ün sahiplenip ilgilendiği yetenekli gençlerden biriydi.

Atatürk’ün eşi olarak Latife Hanım’ın fotoğraflarını gördük çocukluğumuzda. Çok da devam etmedi o evlilik. Tarihçi Afet İnan, Atatürk’ün sahiplenip ilgilendiği yetenekli gençlerden biriydi. Aralarında bir ilişki vardı galiba, ama biz ilkokul öğrencisi çocuklara anlatılacak kadar açık değil. (Ben çok sonra Şevket Süreyya Aydemir’e sorarak biraz bilgi edindim.)
Mevhibe İnönü milletçe başımızın tâcıydı. Vakur ve şık, İnönü nezdindeki itibarını biz hissederdik; ama onun hiçbir imaj (görüntü) gayreti olmamıştır. Mevhibe Hanım’ın biz kalabalıklara mesafeli duruşu yanında, İsmet Paşa’nın, çok konuda olduğu gibi aile babası ve eş olarak da örnek-insan yanı, bizim evde de çok konuşulurdu; ve Mevhibe Hanımefendiye saygıda hiç kusur işlenmezdi.
Celal Bayar-Reşide Hanım çifti hakkında, saygı ve ciddiyet dışında bir izlenim alınmadı.
Buna karşılık Adnan Menderes, aile reisi, daha doğrusu evinin adamı olarak, Cumhuriyet ve ertesi dönemin devlet ricali prototipinden çok farklı bir kişilik olarak çıktı karşımıza. 1950’de başbakan olduğunda, ilk öğrendiğim Yeşilköy’deki sevgilisi olmuştu. Yalısından denize girip, bornozuyla rıhtımında güneşlendiği. İktidarı sırasında da bu çizgide devam etti. Ne var ki ayyuka çıkan çeşitli dedikodulara rağmen, eşinin kariyeri boyunca ve acı akıbetinden sonra da Berin Hanımefendi, başbakan eşi ve evinin kadını olarak bir âbide insandı. Benim neslimin ona duyduğu saygı, neredeyse bir ibadet mesabesindeydi.
Demirel’lerden de hiçbir tedirginliğimiz ve şikâyetimiz olmamıştır. Türkiye’nin Nazmiye Hanım kadar kendinden bildiği bir başka başbakan eşi olmadı diyebilirim. Sağlığına dua ederek, onun eşine bağlılığını, sevgisini ve ondan memnuniyetini de burada anmak isterim.
Daha sonra da, aile ilişkilerinden tedirginlik duyduğumuz cumhurbaşkanımız, başbakanımız hamdolsun olmadı bizim. Ben şahsen, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün eşi Emel Hanımefendi’yi o konuma çok yakıştırmışımdır. Başka general eşleri de tanıdık o mevkide.
Turgut Özal’ın eşi Semra Hanım «Hişt, millet! Burada ben de varım!» diyen bir başkan eşiydi. Sonra bir adaşını tanıdık onun; Semra Sezer Hanımefendi, ki o mevki için biçilmiş müstesna bir insandı. Ömürlerine bereket!
Ben, biz de diyebilirim, Hayrünnisa Gül ve Emine Erdoğan hanımefendilerden de Allah için memnunum; başkan eşleri ve evlerinin kadını olarak da.
Bu konuya neden girdim?
Batı hayranlığı ikinci bir huyumuzdur. Bizim de övünecek, halimize şükredecek değerlerimiz, sebeplerimiz var demek geldi içimden. Çok sıkıldım galiba. Ve Kennedy’leri, Berlusconi’leri, Sarkozy’leri düşündüm. Giscard-Diana ikilisi de katıldı kafileye. Gözümün tuttuğu yenilerden bir Michelle Obama var. Ve bu açıdan hiç değilse adama benzer adamlarımız ve ille de hanımefendi refikaları var.
Şükürler olsun!   

Tek kürekle mehtaba çıkılmaz
Mehmet Ali Kışlalı askerleri -bana sorarsanız- fazlaca sahiplenmiş bir kıdemli gazetecidir. Ve beyefendi bir adam. Mensup olduğumuz köşekadıları trupunun da hayli farklı sazlarından biri.
Dün «İlker Başbuğ damga vuruyor» diye başladığı yazının sonunu da dile getirmiş mi, diye ayrı bir dikkatle okudum. Konuşuyor olsak sorardım:
– Damgasını vurduğu nedir, neresidir, diye?
Çünkü bu deyimin anlatmak istediği şudur: «Bir şeye kendi kişiliğini yansıtmak, o şeyde kendine has nitelikleri ve özellikleri belirgin hâle getirmek.»
Kışlalı deyimi, belli ki bilerek kullanmış. Siyasetin baş sorumlularına, şu sırada dediklerine dikkat edin, diyor. Zira Paşa konuşmuyor, adeta keramet buyuruyor. Nitekim AKP mesajı alır gibi oldu. İnşallah Erdoğan’ın zihni de küşâyiş bulur ve Paşa’nın ne demek istediğini bir güzel anlar ve yapar, demeye getiriyor.
Bu vesileyle öteden beri söyleye geldiğim şeyi bir daha düşündüm. De Gaulle’ün Cezayir, Mendès France’ın Çinhindi meselelerini sona erdirme gücünü buldukları kaynak, birinin tarihî, diğerinin kişisel gücü ve ağırlığıydı.
Siyaset dünyamızda ağırlıklı kişilikler yok. Çıkar yol belki de, birkaçının bir olarak, gereken etkiyi sağlamalarındadır.

Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Ali Temiz)

* Epeydir zihnimi meşgul eden bir sorudur. İstiklal Marşı’nda «Çatma kurban olayım çehreni ey nazlı hilal» diye bir mısra var. Benim bildiğim çehre çatmak diye bir deyim yok; olmasına da imkân yok, çünkü tek olan şey çatılmaz. Çatmak için en az iki ayrı nesne lazım: tüfek çatmak, kaş çatmak gibi. Kaş çatmak, yüz ekşitmek evet de, sıra «çehre çatma»ya gelince, buna benim aklım yatmadı, siz ne dersiniz?
– Ömer Asım rahmetlinin Deyimler Sözlüğü Çatık kaş’tan sonra açtığı parantezde Çatık yüz de der. Ama Çatık yüz maddesinde anlam tarifi yerine iki gönderme notu kullanır: bkz. Asık surat ve bkz. Çatık kaş, diye. Böylece çatık yüz deyimini sahiplenmediğini belli etmiş olur.
Beride Türkçe Sözlük (TDK) Çatık çehre (ve Çatık çehreli), Çatık surat, Çatık yüz (ve Çatık yüzlü) diye ayrı ayrı maddelere yer vermiştir.
Meydan Larousse’ta çatık sıfatı ile çehre ve yüz kelimeleri hiç yan yana getirilmemiş. Ayverdi Sözlüğü, Çatık maddesinde «(Kaş, çehre, yüz... için) Çatılmış, sert, düşünceli ve sıkkın bir ifade ile gerilmiş» diye anlam tarifi ve Orhan Seyfi Orhon ile Yusuf Ziya Ortaç’tan alınmış örnek cümleler var.
Bu tablo sualinize açık ve kesin bir cevap vermenin pek de mümkün olmadığını gösteriyor. Çatmak fiilinin tarifleri arasında, Ayverdi’nin tarifindeki anlamlar yok.
Varabildiğim noktayı kendi tarzımca ifade edeyim: Ben bugüne kadar çatık çehre veya yüz diyene rastlamadım. Benim kullandığım bir deyim değil; bundan sonra kullanacağımı da zannetmiyorum.