Dilin cirmi küçük, cürmü büyük

Demokrasinin matematiği denen bir düşünceyi Türkiye'deki gazete okurlarına da ben anlatayım hevesine kapılmıştım.

Demokrasinin matematiği denen bir düşünceyi Türkiye’deki gazete okurlarına da ben anlatayım hevesine kapılmıştım. 1960’lı yıllardı. Büyük savaş biteli neredeyse çeyrek asır olmuş, Batı demokrasileri kendilerine, sağ ile soldan farklı, daha doğrusu bu değişemez ve aralarında anlaşamaz ikilinin iyi taraflarından oluşturulacak bir üçüncü yol tasarlamaya davranmıştı.
Bu mutavassıt («uzlaştırıcı, ara bulucu») düşüncenin sözcülerinden biri de Maurice Duverger idi. Bu ad o günlerde sıkça tekrarlanan referans adreslerinden biriydi. Anayasa Hukuku ve Siyasî Kurumlar (1955) ve Siyasî Partiler (1958) adlı kitaplarından ve Le Monde’daki makalelerinden çoğumuz esinlenmişizdir. (1970’lerde yayımlanan Seçimle Gelen Krallar adlı kitabını    Hachette’ten almış, okumak nasip olmadan bir haftalığına isteyen birine vermiştim de, sonradan kim olduğunu ben hatırlayamadım. Günahına girmeyeyim belki o da kitabı kimden aldığını hatırlayamadı. Bu yüzden tanışamadık, Duverger’nin haddini bilmez krallarıyla.)
*
Üçüncü yolu oluşturacak parti, meclislerin koltuk sayısı açısından da üçüncü sırada yer alacaktı. Bu partinin kitle partilerine nispetle daha nitelikli olan milletvekilleri, aydın ve varlıklı seçmen kitlelerince seçilmiş temsilcilerdi.
İdeal durum olarak, mesela 500 milletvekilinden oluşmuş bir mecliste, üç parti A.240 + B.160 + C.100 milletvekiliyle temsil edilecekti. Bu demekti ki, hin-i hâcette («ihtiyaç zamanında») ana muhalefet partisi ile üçüncü parti ortak bir hükûmet kurarak, birinci partiyi alaşağı edebilecekti. İktidarın seçimle gelmiş bir kralın elinde kalması ve muhalefet partilerini ve milleti zebun etmesi (yani «karşı duramaz duruma düşürmesi») de bu suretle önlenmiş olacaktı.
Ben bu demokrasi matematiği düşüncesini (veya ham hayâli’ni) o yıllarda Hürriyet’in yayımladığı Yeni Gazete’deki bir yazımda uzun uzun anlatmış ve Türkçe’nin unutulmaz ustalarından Nihad Sami Banarlı dostumuzdan kocca bir aferin almıştım.
*
DP ve CHP hakimiyetini yaşayan çok partili ilk Meclis’lerde, bir ara Mareşal Fevzi Çakmak’lı, sonra Osman Bölükbaşı’nın sultasındaki Millet ve Cumhuriyetçi Millet partilerinin TBMM’de bir Üçüncü Parti haline gelmesi çok beklendi, olmadı.
CHP’den tomurcuklanan Turhan Feyzioğlu’nun Güven Partisi’ni; 27 Mayıs ertesi AP-CHP meclislerindeki Hürriyet Partisi girişimini... Bir ara İşçi Partisi’ni... Hepsini hatırlayamasam da, daha çok iki büyük partili, ama o ortadan ikiye bölünme düzeninin zaaflarını önleyebileceği üçüncü ve onlar kadar olmasa da güçlü bir partinin de var olduğu, üç partili bir meclisimiz hiç olmadı.
Dışarıdan hemen aklıma gelen İngiltere’nin Muhafazakâr-Liberal-İşçi partileri üçlemesi ve İkinci Dünya Savaşı ertesi dönemin Almanya’daki Yeşiller Partisi’dir.
*
Son salı gününün tv’lerdeki Meclis Grupları Dizisi’ni konuşuyorduk dün. Akşam evde üç liderin konuşma metinlerini ayrıntılarıyla okudum.
Kürt meselesi, hürriyetler meselesi, kusursuz demokrasi düzeni... Adı ne olursa olsun, kamuoyu baskısı böyle artarak devam eder ve DTP de uzun vadeli düşünen, bağımsızca bir parti hüviyeti kazanabilirse, AKP ile CHP bir gün, bu konuda ortak hareket etme kararına varacaktır.
Bence, «Çözüme MHP’nin de bir katkısı olur mu?» düşüncesi bize zaman kaybettirir.
Unutmayın, meseldir: Dilin cirmi («hacmi») küçük, cürmü büyüktür, derler. Bunu Devlet Bey bilmiyorsa şaşarım.

TV’lerde yaz aylarına dair
Kuzum, televizyon kanallarımız her yaz böyle miydi? Yoksa Gülseren Hanım olmayalı ben, evdeki yalnızlığımı ekran karşısında daha çok kalarak mı gidermeye çalışıyorum?
Temmuzun sonuna doğru diziler ve programlar tatile girince fark ettim, ekranın benim açımdan pek fakirleştiğini. Dört dizi var, ki kaçırmamaya çalışıyordum. Hepsi tatilde. Tekrarlar var, seyretmem. Yazlık dizilere takılmak da istemiyorum. Belgesellerde bir gevşeme veya çok tekrar. Geçen akşam kaçıncı defa ise gene kutuplarda penguenleri gösteriyorlardı. Çocuklu program Bir Şarkısın Sen, Yılmaz Erdoğan’ın çocukları var, BKM taifesi. Okan’ın solo-sohbet programı var. Hı, bir de dans yarışmamız var. Bu defa yarışmacı gençler daha bir tecrübeli ve başarılı. Ona da jüride Seyfettin (Huysuz) var diye başlamıştım, devam ediyorum. Hepsi bu!
Yadırgasanız da söylemek isterim, ki bu kadarı bana yetmiyor. Her gün, gazetelerdeki yetersiz Program Akışları listesine bakarak, devamlı olmayan programlardan seçtiklerim oluyor. Hayır, kış ve bahar aylarında olduğu gibi değil.
Ben temmuzun ortasından başlayarak üç haftayı bir kıyı semtinde geçirdim, televizyona ayıracak daha çok vaktim vardı. Şikâyetçiyim.
Siz gazeteciler dinlenebiliyorsunuz, diyeceksiniz. Ama sizin gazetelerdeki olmazsa olmazınız köşekadıları değil haberlerdir.
Şikâyetimin RTÜK’le bir ilişkisi yok elbette. Kanalların program sorumluları bu dediğime kulak versinler lütfen.

Dil Yâresi
İki okurum iki köşe yazarını aynı sebeple eleştirdiler.  *Serdar Turgut, «NY Times bugün hâlâ daha en etkin gazeteyse ve tirajı hâlâ daha artabiliyorsa (...) eklerle yapmışlar bu işi.» (Akşam, 31.07.09). * İsmet Berkan, «...zaten devrimci bile olsa sol o manada sol falan değildi, sağın ne demek olduğunu ise hâlâ daha bilmiyorum.» (Radikal, 02.08.09).
– Yadırganan hâlâ ve daha zarflarının aynı zamanda ve yan yana kullanılması. Bir zaman zarfı da henüz’dür. Daha, henüz ve hâlâ anlamıyla katılır bu kafileye. «Hâlâ daha» ifadeyi güçlendirmek için aynı anlamda iki kelimenin yan yana kullanılması halidir. Açık saçık, eğri büğrü, iriyarı, pek çok, saçma sapan, ufak tefek derken de yapıldığı gibi. Henüz, hâlâ ve daha fiilin konuşulan anda da ettiğini bildiren zaman zarflarıdır.
Ben «hâlâ, daha» veya «daha hâlâ» demek ihtiyacı duyduğumu hatırlamıyorum.