Din bahsinde de ehlileşmek

Araştırmayı Sabancı Üniversitesi'nin öğretim üyeleri yapmış. Cevabı aranan sual bence şu:

Araştırmayı Sabancı Üniversitesi’nin öğretim üyeleri yapmış. Cevabı aranan sual bence şu:
– Din konularında bizim insanlarımız, birbiri hakkında daha çok neleri bilmek ve öğrenmek istiyor?
– Dine bakış açıları, inançları ve ihtiyaçları açısından aralarında büyük farklar var mı?
– Din ve dindarlık açısından, yurttaşlar arasında giderilemez farklılıklar, çözümsüz anlaşmazlıklar, birarada yaşamaya engel düşmanlıklar da var mı?
Bu meselelerden hiçbiri hoyrat bir tavırla sorulmamış. Sualler cüretli ve kışkırtıcı değil; ama bence, doyurucu cevaplar alınmasına yardımcı olabilecek tarz ve üslupta da sorulmamış.
Bu yazının başlığıyla ilgilenenler, eminim Radikal’in dünkü ve Allah için ayrıntılı haberini de okumuşlardır. Sualleri nasıl bulduğunuzu lütfen bir kere daha düşünün. Sizi gerçek duygularınızı, düşüncelerinizi zihninizde arayıp bulmaya ve açıkça dile getirmeye teşvik eden, bu hayli güç işi kolaylaştıracak kıvamda sualler miydi sorulanlar?
Ben cevap vermeden önce, kendi doğrularımı bulup söyleme gayretinden yeterince netice alabildim, diyemem. Gene de alınan cevaplar, aralarında büyük anlaşmazlıklar ve kavgalar süregelen insanlardan alınmışa benzemiyordu.
Bir iki örnekle ifadeye çalışayım. * «Gerçekte var olan tek bir dindir» diyenler yanında, karşı düşüncede olanların ifadesi ana hatlarıyla şu oluyor: «Birçok din temel doğrulara da sahiptir.» Kavgacı bir tavır, bağdaşmaz bir farklılık değil. Üç kişiden ikisi ilk, biri sonraki cevabı vermiş.  * Türkiye’de insanlar ibadetlerini serbestçe yerine getirebiliyorlar mı, sualine evet (2) ve hayır (1) diye cevap verenler farklıca; ama haşin ve kırıcı değil. * «Şeriat isterim» diyenlerin oranı 1990’larda yüzde 26 imiş, 1999’da 19’a, 2009’da yüzde 10’a kadar inmiş.
İrili ufaklı farklılıklar, anlaşmazlık belirtileri var elbette. Bence daha önemli olan, çalışmadan edinilen toplu izlenim. Biz bu meseleleri aramızda konuşarak, pek hâlâ ortak veya barışık görüşler de üretebiliriz, gibi geldi bana.

Doğançay, Oya Hanım ve magazin
Gazetelerin magazin haberleri hemen her yerde tartışmalara konu olur. Basın-yayın dünyasında magazinciliği «apış arası haberler»den ibaret sanmak, mesleğimizin büyük ve yazık ki düzeltilmesi güç yanlışlarından biri olmakta devam ediyor.
Magazin kavramının yanlış anlamda kullanılması konusuyla, bırakalım işin erbabı ilgilensin. Ben burada kendi magazin anlayışımı bir örnekle ifadeye çalışmakla yetineyim.
Magazin dünyamızda bir sanat haberi yer aldı son günlerde: Ünlü ressamlarımızdan Burhan Doğançay’ın büyük boy tablolarından Mavi Senfoni 2,2 milyon liraya alıcı buldu. Bu bedel ülkemiz sanat tarihinde bir rekordur. Nitekim gazetelerde   1. sayfa haberi olarak değerlendirildi. (Bence hatta manşetlik haberdi, ama gazetecilerimiz arasında o kadar gözü kara arkadaşımız demek ki şimdilik yok. Ama olacaktır!)
Türkiye’mizde de bir sanat eserine milyarla ifade edilir değerler biçilmiş olması ve bu farklı sanatseverin kimliğinin açıklanmaması başlı başına bir sanat (ve magazin) haberiydi. Şu efendinin bu hatunla bir geceyi birlikte geçirmek için göze alacağı yüksek bedelin ne olduğu haberi, aşağılanmış bir magazincilik örneğidir. «Doğançay’ın Mavi Senfonisi’ne, vergisi ve komisyonu da eklenince 3 milyona yakın parayı kimin ödediği konusu üzerinde biraz durmak ise, benim gözümde dört dörtlük sanat magazinciliğidir. Bu tarz ve seviyede edebiyat, tiyatro-sinema, iş dünyası, siyaset vd alanlarla ilgili magazin haberleri de olur, ki ben hepsini merak ile, seve seve, haberi çıkaran arkadaşlarımı öve öve okurum.
*
Radikal’den Erkan Aktuğ dün bu konuda bir adım öne çıkarak, İstanbul Modern’in Başkanı Oya Eczacıbaşı ile konuşmuştu. Önce «Alıcı biz değiliz» demiş Oya Hanım. (Bir gazete onlar aldı diye yazmıştı.) Ve ilave bilgiler veriyor:
– Almış olsak gururla açıklardık. Biz yeni fark etmedik Doğançay’ı. 164x384 sm’lik en büyük tablosu Muhteşem Çağ da aralarında olmak üzere İstanbul Modern’de Burhan Doğançay’ın 91 eserinden oluşmuş bir koleksiyonumuz var.
Nejat Bey’i tanırdım. Bülent Bey’i de tanıdım. Resimlerinden tanıyabildiğim Oya Eczacıbaşı’nı da uzaktan uzağa pek sever ve beğenirim. Dün Radikal’deki fotoğrafına da uzun uzun, beğenerek baktım. Yüksek sesle:
– Merhaba Hanımefendi, diye seslenmekten de kendimi alamadım. Saygıyla! 

Adlar
* Gönül ve Yasin çifti, soyadlarını yazmamışlar. Derler ki:
– «Biz Türkçe’yi elimizden geldiğince doğru anlamak ve konuşmak için çabalayan, konuşurken yaptığımız hataları mütemadiyen düzeltmeye çalışan, bu uğraştan keyif alan bir çiftiz. Yani galat-ı meşhur’dan ziyade lugat-ı sahih’i yeğ tutmayı pek severiz.
«Hakkı Bey, biz Mercidabık Savaşı’nın cereyan ettiği bu yerin adının doğru imlası ve telaffuzu nedir, bilemedik size soruyoruz. Mercidabık’taki «a» harfi uzun mu söylenir, kısa mı? Mevlana’nın «a»sı gibi uzun mu, yoksa «kabak»taki «a»lar gibi kısa mı?
– «Dabık»ın kulağımda kalmış «a»sesi uzun. Merc, Arapça anlamıyla «çayır, çayırlık» demek; aynı anlamda gene Arapça merta kelimesi var, ki mera kelimesiyle akrabadır, diye biliyorum. Dabık, Halep’in kuzeyinde Kuvayk Nehri kıyısındaki bir sahranın adı. Mercidabık demek ki «Dabık Çayırlığı» anlamında bir yer adı.
Tarih kitaplarımız, sıradan ansiklopedilerimiz bu yerin ve savaşın adını Mercidabık diye işaretsiz yazıyor. Bu noktaya gelince danışılacak kaynak İslam Ansiklopedisi’dir (MEB). Kelimenin notası nitekim oradaydı (c.7, s.751): MERC DÂBIK.
Benim gelebildiğim nokta burasıdır: Mercidâbık.