Dinlenirken yorulan da var

Size aslında Nezihe Araz'dan söz etmek istiyorum. Kaybettiğimiz değerli bir yazar, ben akran bir gazeteci. Yıllardır hastalığı onu bizlerden, bir anlamda zaten ayırmış gibiydi.

Size aslında Nezihe Araz’dan söz etmek istiyorum. Kaybettiğimiz değerli bir yazar, ben akran bir gazeteci. Yıllardır hastalığı onu bizlerden, bir anlamda zaten ayırmış gibiydi.
Evet hem yazarlığını hem gazeteciliğini anlatayım isterim sizlere (2 ağustos pazar günkü Hürriyet’te Soner Yalçın onu pek güzel anlatmıştı, bilmem okudunuz mu?), ama Nezihe benim sadece omuz omuza çalıştığım bir meslektaşım, kitaplarını beğenerek, okuduğum bir yazar değil. Yazık ki sayısı dördü beşi geçemeyen arkadaşlarımdan biriydi.
Çocukluk ve mektep arkadaşlarım vardı benim, Nurullah Gezgin gibi, Zihni Küçümen gibi... Meslek arkadaşlarım oldu; Akkan ve Toktamış Oğuz’lar gibi; Müeddep Erkmen gibi; İsmail Sivri, Nezih Demirkent ve Nezihe Araz gibi... Kader birliği etmişçesine, tanıştıktan sonra hiç ayrılmadığımız.
Yakınlarımdan pazar günleri söz etmeyi severim.
Efendim sayenizde tatilden dönüyorum. Siz yazdıklarımı lütfedip okuyorsunuz, ömrünüze bereket! Ee Aydın Patron da, almayı becerdiği kadar vermeyi de sevenlerdendir, eksik olmasın!
Hepinizin sayesinde biz mesleksizler de gül gibi geçinip gidiyoruz işte... Ben bu yaz üç hafta süren uzun bir tatil yaptım.
Son günlerde Hıncal Uluç ile Serdar Turgut aralarında, münakaşaya değer buldukları bir konuyu tartışıyorlar. Geldikleri noktada Hıncal, son bir sohbetinde Gülay Altan’la konuşurken aşka gelmiş ve «Gazetecilikte ve köşe yazarlığında var mı bana yan bakan!» narasını bir kere daha patlatmıştı. Bütün meslektaşlarına inat. Okuduğumda bir kere daha keyiflendim.
Serdar Turgut da aynı yazıdan çok etkilenmiş. «Hıncal acı gerçeği göremiyor diye hem üzülmüş, hem de biraz utanmış.»
Kelimesi kelimesine şunu diyor Serdar: «Hıncal Uluç’un dedikleri utanç vericidir demiyorum, yanlış anlamayın, sadece düzgün yaşlanma projesi olan bir insanın, o lafları söylemekten utanması ihtimali var.» Yani «olmalı!» demeye getiriyor. Mazhar-Fuat-Özkan üçlüsünün «Sen neymişsin be abi!» uyarısını tekrarlamış.
Düello iki iyi kalem arasındaysa, bağışlayın bendeniz onların tartışmasını, Yıldız Savaşları’ndaki ışın kılıçları çatışması gibi zevkle seyrederim.
Serdar sonunda Hıncal’a, «Bu yazıyı bir yaşlılık yoldaşından tavsiye olarak kabul et!» de diyor. Bu yaşlılardan biri benden 10 yaş, öbürü 27 yaş küçük. Şunu söyleyerek kulaklarını çekeyim istedim:
– Üç haftalık tatil boyunca dinlenmek için öylesine gayret ettim ki çocuklar, çalışmaya yeniden başlarken yorgun ve perişanım.

«12 kötü adam!» diyebilen adam
Memleketin ahval-i umumiyesine gelince. Uzaktan bakarken de hiç iç açıcı değil. Aslında iç karartıcı da değil, demek düşer bana.
Gazetelerde günlük çekişmeleri okurken (Gazete okumaya ara vermemek sünnetullah’tan sayılır mesleğimizde.), taraflara fasılasız laf da yetiştiriyorum.
– AKP, Meclis Başkanı’na karar veremedi. Grup başkanı seçmiyoruz kardeşim, bütün partilerin benimseyeceği birini aday göstersenize, diyenlere soruyorum: Adamlar aday için kendi aralarında danışıp söyleşiyorlar. Siz iktidardayken tek adamlar değil miydi aynı kararı veren?
– CHP ve MHP Köksal Toptan’ı tercih ettiklerine göre, onun aday gösterilme şansı elbette sıfırlandı, diyenlere öfkeleniyorum; böyle mütearifeler («Herkesçe makbul sayılması benimsenmiş peşin hükümler» anlamında söylüyorum) icat ve kabul ederek çözüm yollarını siz tıkıyorsunuz, diye onları da azarlıyorum.
Öyle bir halleri var ki, bir noktada boş bulunup anlaşıvermekten sanki korkuyorlar.
Onların bu az gelişmişliği hepimizin ufkunu karartıyor. Buna razı olmamalı, izin vermemeliyiz! Mutat eleştirilerde ileri gidenlere, bir noktadan sonra ben karşı çıkıyorum. İktidar Kürt açılımı meselesindeki düşüncelerini gazetecilerden de dinleyelim, demiş ve içimizden 12 kişiyi bir çalıştaya çağırmış. Biri çıkıp, çağrılanlardan «12 kötü adam» diye söz edebiliyor. Parti başkanıdır. Hiç utanmadan bunu söyleyebiliyor.
Esef etmeye bile değmez!

Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Meral Taşçılar)

* Siz tatilde olunca, hiç tanımadığımız kelimeler konusunda kime danışacağımızı bilemiyoruz. Tatil dönüşü görür ve beni cevapsız bırakmazsınız ümidiyle yazıyorum.
Refik Erduran’ın, 27 temmuz günkü Sabah’ta yayımlanan yazısında şöyle denmişti: «... toplumumuzda o kavramın hayli güvezede olduğu gözle görülür bir gerçek.»
Güvezede kelimesiyle ilk defa karşılaşıyordum. Sözlüklerde yok, çevremde bir bilene de rastlayamadım. Gelsin o zaman e-posta kapısı. Ben de Hakkı Bey’e sorayım, o bana tatili bitince cevap verir diye düşündüm.
Lütfeder misiniz?
– Emredersiniz efendim! Sizlerle yeniden buluşmak her zaman bana mutluluk verir.
Refik Erduran zihni gibi kalemi de kıvrak usta yazarlarımızdandır, dostluğuyla ben de gurur duyarım. Gazetelere dönüşü sevinilecek hal... Sizin için olduğu kadar benim için de. Bütün nesildaşlarım gibi onun Türkçesi de bana çok tanıdık ve yakın gelir. Yazılarının içeriği de öyle... Zevkle okuyorum.
Güvezede’ye gelince. Güve malum, «Pul kanatlı bir böcek, ki kurtçukları kürk, deri, yapağı gibi malzemeyle yapılmış kumaşları ve tahta mobilyaları da dişleyerek bunlara zarar verir. Dolaplardaki giyecekler bu tehlikeden naftalin serpilerek korunmaya çalışılır. Sizin de hiç şüphesiz bildiğiniz gibi...
Mesele -zede ekiyle ilgili.
-Zede, Farsça zeden («vurmak») fiilinden gelen ve sonuna eklendiği kelimelerle «vurulmuş, tutulmuş, yakalanmış, uğramış» anlamında yeni kelimeler oluşturan bir sıfattır.
Âfetzede, kazazede gibi kelimeleri hep kullanırız. Ama bâranzede («yağmura yakalanmış»), harikzede («yangın felaketine uğramış»), sevdâzede («sevdaya tutulmuş») gibi benzerleri de vardır.
İlkin dil kıvraklığı olan birinin (Belki de Refik Erduran’ın) aklına gelmiş ve «güve yeniği» anlamında güvezede’yi de Türkçe’ye o kazandırmış olabilir. Sizin gibi Meral Hanım, kelimeye ben de ilk defa rastladım, ama doğrusu yadırgamadım.