Dış haber-dış siyaset ikilisi

Gazetelerimizin dış haber servisleri de vardır, dış politika yazarları da. Yazarlar tamam da servis olarak dış haberler alanında dikkati çekecek kadar başarılı olunabildiğine dair örnekler hatırlamıyorum.

Gazetelerimizin dış haber servisleri de vardır, dış politika yazarları da. Yazarlar tamam da servis olarak dış haberler alanında dikkati çekecek kadar başarılı olunabildiğine dair örnekler hatırlamıyorum.
Önemli başkentlerde kurulan servislere, hemen her yerde muhabirler görevlendirilmesine rağmen, Türk basını dış habercilik alanında başarılı olmuştur denilemez. Uluslararası ajanslar hep ön planda kalmıştır.
Gazete, artık hiçbiri bir dilin, bir memleketin ilk gazetesi olamayacağına göre, okurunu kendi yaratır.
Biz, bu memleketin gazetecileri, radyocuları, televizyoncuları, bilmiyorum amma herhalde internetçileri olarak da dış politika okuru yaratamadık. Var olanların sayısı da, bu alanda gazeteciliği besleyip geliştirecek kadar değil.
Televizyon sohbet programları tasarlamaya çalışırım. Baceremesem de vazgeçemem bu hayalden.
Sözünü ettiğim açıdan ilgi görecek çeşitlilikte gazete okurunu karşımıza alsak. Güncel konularda sabırla, uzun uzun konuşsak onlarla. İç, dış haberler, hadiseler, kişiler meseleler hakkında bakalım neleri ve ne kadar biliyorlar? Zihin yükleri açısından, bu şehrin sakini, bu memleketin vatandaşı, bu dünyanın insanı olarak ağırlıkları nedir? Günlük hayatımızda ben buna, yeni tanıdığımız birinin darasını almak derim.
Becerebilsek, toplum psikolojisi uzmanlarının da himmetiyle bu sohbetler giderek, topluca değerlendirilebilecek anketler niteliği kazanır. Daha çok da öğretmenlerin, gazetecilerin, reklamcıların, siyasetçilerin ve sanırım üreticiler ile satıcıların da değerlendirip faydalanabileceği araştırmalar haline gelir.
Şimdi size bir sual:
– Bu haftanın sohbetinde misafirlerimize «Dış siyaset açısından Türkiye ne durumdadır ve güncel meseleleri nelerdir?» diye soralım.
Kendimize de soralım. Neyi ne kadar bildiğimizi anlamak için şu kantara biz de çıkalım. Ve mesela şunlara benzer sualleri cevaplamaya çalışalım:
* ABD hata edip de Irak’a saldırmamış, bu bölgede destek arar duruma düşmemiş olsaydı, acaba Türkiye’nin Ortadoğu’daki tavrında neler, nasıl değişirdi?
* Rusya’nın gözünde bölgenin iki ülkesinden (yani Ermenistan ile Azerbaycan’dan) biri değer kaybetmiş görünüyor. Acaba hangisi ve niçin?
* Yakın ve Ortadoğu’da Türkiye’nin bölgesel ve stratejik bir güç durumuna gelmesini, bu çevrede, Avrupa’da, Arap dünyasında, ABD ve Rusya gibi liderlik iddiasındaki güçlerden hangileri, kimler ve niçin ister? İstemeyeceklerin gerekçeleri ne olur?
Bu ve benzeri suallere programdaki misafirlerimizden doyurucu cevaplar alamazsak, ki ben üzülerek alamayız diye düşünüyorum, kabahat onların değil, bizimdir. Habercilerin ve yorumcuların. Görevi söz konusu gelişmeleri iyi takip edip, doğru ve anlaşılır, merak edilir kıvamda okurlarına, dinleyicilerine, seyircilerine anlatamayanlardır. Evet, başkaları da var... Ama asıl suçlu onlar!
Aralarında ve bu konuda çok sıkı etkileşim var; dinleyenin ve söyleyenin düzeyi, ya birlikte yükselir, ya da gene birlikte bodur kalır.  

Orhan bütün gazetelerdeydi
Dün Orhan Pamuk’a dair bir haberi okurken çok sevindiğim kadar da üzüldüm. Haber hem bütün gazetelerde vardı, Anadolu Ajansı’ndan almışlar.
ABD’nin oturaklı gazetelerinden Washington Post’ta Marie Arana imzalı bir eleştiri. Orhan’ın son romanı Masumiyet Müzesi’de dair. Bir kereyle yetinemedim, bir daha, bir daha gerine gerine okudum.
Orhan’ı, Scott Fitzgerald, William Styron gibi ABD’nin büyük romancılarıyla ve son eserini bu ikilinin Muhteşem Gatsby ve Sophie’nin Seçimi adlı romanlarıyla kıyaslıyor. «Bu romanlara, günümüzde Orhan Pamuk’un büyüleyici yeni romanı eklendi» diyor.
Masumiyet Müzesi’nin kahramanı Kemal’in Füsun’a duyduğu aşkı anlatmaya doyamıyor sanki. «Pamuk’un dehası, diyor; basit bir aşk hikâyesi gibi okunabilse de, anlaşılması güç katmanları içinde barındıran karmaşık bir dünya yaratmış olmasında.»
«Masumiyet Müzesi insanı derinlemesine anlatan bir roman. İngilizceye büyüleyici anlatımıyla çevrilmiş. Eser Pamuk’un neslinin en iyi yazarlarından biri olduğunun sağlam kanıtı.»
Kitaplarını çok beğenirim. Orhan Pamuk’u çok da severim ben. Artık bir dünya romancısı olduğunu da biliyorum.
Sevinç ve üzüntü duymamın «yerli» bir sebebi var. Yazı Washington Post’ta çıktı ya! Dün bizim bütün gazetelerimizde de vardı. Olmasa mıydı, diyeceksiniz; W. P. bile yazmış, övmüş!

Yazışma 
* Bir okurum (Ahmet Refik Afşar) soruyor: «Yazınıza (16 ekim) Cumhuriyet Türkiye’si diye başlamışsınız, affedersiniz ama başka bir Türkiye var da ben mi bilmiyorum? Zira Osmanlı devrinde elbette Türkler vardı, ama Türkiye olgusu yoktu sanırım. Türkiye Cumhuriyeti denilmesi daha hoş olmaz mı idi?»
– Dingildemek türünden bir zaafım yoktur; bu duruma düşecek konumda olduğumu da zennetmiyorum. Sözünü ettiğiniz yazıya baktım. Osmanlı Türkiyesinden Cumhuriyet Türkiyesine intikal etmiş komşuluk ilişkilerinden söz ettiğim bir yazı. İki üç cümle ötede, aynı yazıda Türkiye Cumhuriyeti ifadesi de kullanılmış.
İki kelimeden hangisi önde hangisi sonda olmalı (?) türünden meselelerle meşgul değilim. Ahmet Refik Bey Dostum, Şemî’nin nasihatini hatırlar mısınız? Ben pek severim: Sabr eyle işkilli eyleme bâzâr (bâzâr, «pazarlık» demek) / Sonradan mideyi bozar demişler, diyor bu saz şairimiz.
Cumhuriyetimizin kurucusundan ısrarla Mustafa Kemal Paşa diye söz ederek, onu Atatürk diye anmaktan uzak duranlar da var hani. Umarım beni, bu tür farklar icat etmekten medet umanlardan biri gözüyle görmüyorsunuz’dur.
İyi günler, Efendi!