Dört güzel hanım, Çetin Altan ile Armağan Çağlayan'ı sorgulamaya çalıştılar

Sohbetin hep ayrı bir yeri var benim hayatımda. Babamın, halamın ve amcamın kendi aralarında şakalı, kavgalı, çoğu hatıralara dayalı sohbetlerini öğrenerek eğlenerek dinlerdim.

Sohbetin hep ayrı bir yeri var benim hayatımda. Babamın, halamın ve amcamın kendi aralarında şakalı, kavgalı, çoğu hatıralara dayalı sohbetlerini öğrenerek eğlenerek dinlerdim.
Başbaşa konuşmalarımızda babaları Hakkı Dede'yi çok farklı açılardan anlatırlardı bize. İstediğim halde, zihnimde dedemin hayalini tamamlayamaz, bütünleyemezdim. Ve üç çocuğun babaları olan aynı insanı ne kadar farklı gözle görebildiklerine şaşar kalırdım.
İnsanlar hakkında ahkâm kesmeyi ben, çok sevdiğim bu üç büyüğümden öğrendim. Bu kötü alışkanlığımdan pek bugün de şikâyetçi değilim.
Halam, babasını yakışıklı ve güçlü bir adam olarak anlatırdı. Bizim gibi esmer değil (babam ve ben), beyaz tenliymiş:
– Yüzünde, alnında mavi damarlarını seçebilirdiniz, derdi.
Söz hep şu hükme bağlanırdı:
– Bir benzerini görmedim.
Adapazarı'nda İstanbullu bir beyefendinin nasıl farklı muamele gördüğüne, babasının diğer babalara hiç benzemediğine gelirdi sıra. Bir de, iki yana açtığı kollarında iki oğlunu, ikinci kata nasıl taşıdığını anlatmayı severdi.
Kız çocukların baba sevgisi, oğlanlarınkinden farklı olur.
Amcam, erkek olarak çok beğendiği babasını, onun içkiye olan eğilimini ve av merakı ile yiyip içme konusundaki «başkalarına benzemezliği»ni anlatırdı daha çok. İkisi de usta ahçılardı. (...mış daha doğrusu; ben ancak, amcamın canı çektiği zaman mutfağa girdiğinde sofamızın nasıl şenlendiğini bilirim. Hâlâ da özlüyorum.)
Dedemin, Kurtuluş Savaşı öncesi, biraz eğilip bahçe kapısından atının sırtında geçen çeteci büyük oğlunu görünce nasıl keyiflendiğini, aşağıdakilere «Aslanım geldi!» diye seslendiğini anlatırdı halam.
Babamsa çalışkan talebe, kavgayla dövüşle, içkiyle, avcılıkla bir yakınlığı olmayan, evin akıllı uslu çocuğu. Küçük oğluna, arslan ne kelime, dedem daha çok «Bre mastıbacak!» diye seslenirmiş.
*
Üç beş satırla, biraz da dil yâresi'ne var mısınız?
Ben bu mastıbacak lafını çok işittim. Sonradan, daha ayrıntılı sözlüklerden öğrendim ne olduğunu. Yunanca'dan gelen mastı, kısa bacaklı, bodur bir av köpeği cinsinin adıymış. «M»si bacak ve basmak kelimelerinin etkisiyle «B»ye dönüşmüş ve bastıbacak olmuş Türkçe'de; «Küçük çocuk, yumurcak» anlamında İstanbul Türkçesi'nde mastıbacak da deniyor.
*
Sohbet, dostça, arkadaşça, belli bir maksat ve niyetle değil, daha çok hoşça vakit geçirmek üzere bir araya gelmiş insanlar arasındaki konuşmaların adı. Sohbet, mutlu ailelerde, iyi arkadaşlar, mutlu çiftler, sahici dostlar arasında, dereden tepeden konuşmalar, demek...
Televizyon yüzünden, son yıllarda bu kavramla daha bir ilgiliyim. Radyoda denediğim bir şeydi. CNN Türk'te dört beş yıl sohbetler yaptım. Ferhat Boratav, «Yetti bitti!» dediğinde, haklıydı. Sonra kalabalık programlarda yer aldım. Ama aklım hep, o iki üç kişi arasında geçen televizyon sohbetlerinde.
İki pazar önce konumuz, gene Türk usulü sohbetti. Bu alanda yayımlanmış çalışmalar var mı, diye size de sordum. Ses veren çıkmadı diye şikâyete hakkım yok. Sohbet, başlı başına bir konu olarak üzerinde çalışılacak kadar ciddiye alınan bir ilişki türü değil bizde.
Televizyonda, birbirinin sözünü kesmeden, iki üç kişi aynı anda konuşmaya davranmadan, ağız tadıyla sohbet edemediğimiz daha net görünüyor.
Biraz önce NTV'de Haydi Gel Bizimle Ol! adlı, son haftaların dikkati çeken sohbet programını seyrettim. Tanınmış dört kadınımız (Müjde Ar, Pınar Kür, Çiğdem Anad ve Aysun Kayacı) her hafta iki ünlü erkeği sîgaya çekiyorlar. Son programda misafirleri Çetin Altan ile Armağan Çağlayan'dı. Yukarıda anlatmaya çalıştığım açıdan sohbete elyak kimselerden oluşmuş bu grubun alacağı sonucu değerlendirmeye çalıştım.
Sohbet diyoruz amma, televizyon buluşmaları bizde daha çok istintaka (sorgulamaya) benziyor. Bu açıdan bakınca son programın, nazik ve dikkatli müstantikleri, ele avuca sığmaz haşarı zanlıları sorgular durumdaydılar. Kolay iş değildi.
Baş müstantik bizim Çiğdem Anad. Sormasına soruyor da, Çetin'i o suale kanalize etmek ne mümkün! Çiğdem, hakkında açılan 300 küsur davayı soruyor. Çetin ona, New York'taki Özgürlük Anıtı'nın 65 metre olduğunu ve heykeli yapan iki heykeltıraşın adlarını söylüyor. Çiğdem, Meclis'te hırpalanışını soruyor. Cevap: «Ben başıma neler geleceğini biliyordum zaten.» Cevap diye vecizelerini tekrarlıyor:
– Varlıklı mı olmak istiyorsun, yoksa var olmak mı?
– Bizde önemli olan değerli değil, değerli olan da önemli değil!
Çetin bir ara «Bir erkeğin sayısı hayat boyu 5 500'ü geçmez» teşhisini dile getirince, Aysun anlamakta güçlük çekiyor: «5 500 de nedir?» diye...
Armağan gelince, hanımlar biraz ferahladı. O mübarek de kaygan balık. Elde avuçta tutmak mümkün değil ki!
*
Velhâsıl-ı kelam (ki «sözün kısası» demektir) şehir mimarîsinde yan yana gelecek binaların, trafikte aynı yolu paylaşacak sürücülerin ortak yaşama, birlikte ve ahenkli çalışma, el birliğiyle düzenli bir bütünü gerçekleştirme yeteneğinden yoksun insanların yaşadığı bir ülkede, televizyon sohbeti de bu kadar oluyor (diyor, ama varılacak böyle bir hükme ben katılmıyorum).