Dört kardeşin birden intiharı, hangimizi dehşete düşürmedi ki?

Gazetelerde çıkan her haberi okudum. Üç gündür bu dörtlü intiharı düşünüyorum. Gözüm annelerinin resminde.

Cumartesi, pazar ve dünkü pazartesi... Bu üç gündür, herhalde çoğunuz gibi ben de Kahramanmaraş kaynaklı bir haberi tâkibe çalışıyorum.
Kolay anlaşılır, akıl erdirilir bir hâdise değil. Adları mitolojiden türeltilmiş, bu yüzden okul arkadaşlarıyla ilişkileri bile güçleştirilmiş dört kardeş (31 ila 26 yaş arasında) Raden, Rulin, Sajen ve Beraris kendi bağ evlerinin dört ayrı odasında, aralarında dörde bölüp paylaştıkları çamaşır ipleriyle kendilerini asarak canlarına kıydılar.
Bir haber ki gazeteler üç gündür, sırrını çözmeye dersem züppelik olacak, hadisenin ne idüğünü anlamaya çalışıyor. Üç gündür sekiz gazetemizde yer alan haberleri okuyoruz. Bir de köşeyazısı var içlerinde: Mehmet Güler’in kaleminden çıkmış. (Haber Türk, 25 nisan).
Gelin konuya tek köşeyazısından girelim. Mehmet Güler benim de aklımdan geçen bir benzetmeyle değinmiş konuya. «Şimdiye kadar duyduğum en akıllara durgunluk veren intihar olayı bu. Trajedinin ta kendisi» dedikten sonra, çağrışımla bir başka konuya sıçramaktan kendini alamamış. «Ali Kaptan’ın hikâyesi» diyor. O akıl almaz, insaf ve iz’âna sığmaz hikâyenin, can alıcı bir diğer noktasına da değinerek:
«Aynı diziden bir cümle çınlayıp duruyor geçen salıdan beri kulaklarımda, diyor. Kötürüm bir gencin, ağabeyine, kendi karısıyla ilgili söylediği bir söz: <Ben Aylin’e kocalık vazifemi yerine getiremiyorum. Belki Aylin ve sen...> Bir erkeğin söyleyebileceği, bir erkeğin işitebileceği en acı cümle. Kurgu, evet sadece kurgu...»
Kurgudan, gelin geçelim Kahramanmaraş’taki feci gerçeğe. (Mehmet, «Dizideki dört çocuğun kaderi, Maraş’taki o dört çocuğun acı kaderine benzemesin diye dua ettim. Allah kimseye böyle acı yaşatmasın!» diye bağlamış yazısını.) 

Hâdisenin kahramanları sekiz kişilik bir aile
Sağocak ailesi Maraş’ta yaşıyor. Baba Necdet Sağocak (64) şehrin tanınmış, varlıklı avukatlarından biri. Maraşlı bir eşraf ailesinden. Anne Neyran Sağocak (63) az sayıdaki tanıdıklarının ısrarla belirttiği gibi, İstanbullu hâzâ bir ha-nı-me-fen-di! Güzel Sanatlar’da okumuş, resimle meşgul, heykeller yapıyor.
Briç, satranç meraklısı olan bey, Neyran Hanım’la bir boşanma davası vesilesiyle tanışmış. Ve boşanan çiftin kadını ile yani Neyran Hanım’la evlenmiş. İlk eşinden iki çocuğu var hanımefendinin, iki kızı: Seylan ile Berja’yı da alarak Maraş’a yerleşiyorlar. İki kız, iki erkek dört çocukları daha olacak. En büyükleri 31 yaşına geldiğine göre, demek ki Maraş’a gelişleri 1980’ler civarı.
Bu kadarını gazetenizde üç gündür okuyorsunuz zaten. Çocuklar çeşitli şehirlerde ve ikisi üniversitelerde okumuş. İyi kötü tanıyanlarının ve mahalle komşularının dediğine göre hayli «içine kapalı» bir aileden söz ediyoruz. İlk eşten olan iki kız evli ve İstanbul’dalar. Altı kişilik aile Maraş’ta, ağaçlı, çok bakımlı bir bahçenin ortasındaki villalarında oturuyor. Oğullardan biri kısa süreli askerliğini İstanbul’da yapmakta.
İçine kapanıklık dediğim pek sıradan bir hâl değil. Ailece, daha doğrusu anne ve dört çocuk arasında marazî bir dışa kapalılık, birbirine aşırı düşkünlük hâli diyebiliriz.
Mahallenin bakkalı, «Telefonla sipariş verirler, götürünce kapıyı paketlerin geçeceği kadar aralarlardı» diye hayretini ifade etmiş bütün gazetecilere.
Bu ailede iki şey, onları yakından tanıyamasalar da çevrenin dikkatini çekiyor. Çocukların mitolojiden emanet adları ve bir de annelerine hastalık derecesinde düşkün olmaları. Adları yüzünden okullarında yadırgandıkları biliniyor. Ama babalarıyla ilişkileri nasıldı acaba, sualini soran da, cevaplayan da yok.
Hâdiseyi yakından izlemeye çalışan muhabirlerin de en önemli işleri, bu dört çocuğun adlarını hangi efsane kahramanından aldıklarını öğrenip yazmak olmuş.
Kolektif intiharlardan bahseden ruhbilimciler var. İşin içinde bir tarikat, hatta Şamanizm inancı arayanlar da olmuş. Prof. Arif Verimli «Böyle bir etki söz konusu değil» diyor. Kızlar da olduğuna göre, ruhbiliminin «anasına aşırı düşkün erkek çocuk» yorumuna da itibar etmiyor. Son düşünülen, içlerinden birinin etkisiyle bu ortak karara varmış olabilecekleri. Baba, küçük oğul Beraris’in diğerleri üzerinde etkili olabildiğini söylüyor.
Hâdiseyi ana hatlarıyla bildiğinizi düşünerek yazıyorum. Anne astıma bağlı nefes darlığı sebebiyle ve tedavi için İstanbul’a götürülüyor. Dört çocuk da yanında. «Biz annemiz olmadan yaşayamayız» diyorlar da, başka laf etmez oluyorlar o günlerde. Hastanede onları bir lokma bir şey yemeye razı etmek mesele oluyor.
Neyran Hanım’ı kaybediyorlar. Çocukların ölümüyle sonuçlanan, annelerinin kaybından sonraki üçüncü intihar teşebbüslerinin sonucudur. Baba hekimlerle görüşüp önlemler alıyor. Çaylarına gizlice uyku ilacı koymak gibi. Dört çocuk, bu evde anamızın yokluğunu çok hissediyoruz diye, bağ evlerine gidip yerleşiyorlar. Baba bekçiyle her gün konuşup ne halde olduklarını öğrenmeye çalışıyorsa da, korkunç âkıbeti önleyemiyor.
Baba Necdet Bey’den çok da söz edilmiyor bu arada. Tanıyanlar onu «Her konuda fikri sorulan, sağcısının solcusunun danışmak için kapısını çaldığı Sokrates gibi bir adam» diye tarif ediyor.
Benim içimden bu tarife şunu da eklemek gelir: Eşrefoğlu, Eyyûb gibi saber eyle derde kılma şikâyet der ya! Necdet Bey de Eyüp Peygamber gibi sabırlı, tahammüllü, şikâyet nedir bilmez bir adama benziyor.
Neyran Hanım hakkında ailenin yakını olan bir diğer hanım Milliyet muhabiri Şükran Pakkan’a diyor ki:
-Bak kızım, Neyran’ın sevgisi bu çocuklara fazla geldi. Bu sevgiye öyle bir bağlandılar ki, dünyanın geri kalanını göremediler. (Ve intihar ederek de) Akıllarınca annelerine gittiler. Bunu bizim anlamamıza imkân yok.
-Benim kız kardeşim var. Aklımdan hiç geçmeyen bir şeyi, bu vesileyle düşündüm doğrusu. Ve kendime sordum:
Anacığımız son nefesini verirken yanındaydık. O hep yanındaydı zaten de, o gün ben de onlarla birlikteydim. Beklenen bir sondu, Alzheimer’la geldiğimiz noktada. Ananın kaybı ne demektir çoğunuz bilirsiniz.
O noktada ben Işıl’a dönüp:
-Haydi canım kardeşim, bu durumda bizim de canımıza kıymamızdan gayri bir yapabileceğimiz yok, diyeceğim ve ikiye böldüğüm çamaşır ipinin yarısını ona uzatacağım.
-Bu deliliği yapacak olsam, anamın bana nasıl bir muameleyi müstahak göreceğini idrak edemez miydim?
Cânım kardeşime «Haydi gel, bari birlikte ölelim» diyeceğim.
Dersem o da beni:
-Annem bize öbür dünyayı cehennem eder, diye uyarmayacak öyle mi?
Bu dört kardeşi benim aklımla ve duygularımla anlamam, hayır mümkün değil.
*
Çenemi tutamamak gibi bir zaafım var ya! Gene öyle olacak.
Dört çocuğun, babalarının ve analarının fotoğraflarına gazetelerde uzun uzun baktım. Bunlar bir portreler galerisinde sergilenen fotoğraflar olsaydı, hiç şüphe yok en uzun süre rahmetli Neyran Sağocak Hanım’ın fotoğrafı karşısında durup, bu yüzde dikkatimi çeken ifade nedir, diye uzun uzun onu seyrederdim.
Hani fizyonomiyle bir alıp-veremediğim var ya benim!

.