Dört nikâhta şahittim. İki toruna kız istemeye gittim. Ramazan tatilindeyiz

Anam komşuluk kültürü olan bir kadındı. Nereden edindiğini, dokuz yaşındayken ilk defa birlikte gidip kaldığımız Taşköprü'de, Mühtü Dedem Abdülkerim Güngör ile...

Anam komşuluk kültürü olan bir kadındı. Nereden edindiğini, dokuz yaşındayken ilk defa birlikte gidip kaldığımız Taşköprü'de, Mühtü Dedem Abdülkerim Güngör ile anneannem Zehra Hanım'ın bana kocaman görünen üç katlı ahşap evlerinde öğrendim.
O tarihte henüz, babaannemin Adapazarı'ndaki bahçeli evini görmemiştim. Memur babanın gezgin çocuklarıyız biz. Daha o yaşta, doğduğum Eskişehir'i, İstanbul'un Aksaray'ını, Kızıltoprak'ını, Kartal'ını hatırlayamasam da, Anadolu'nun şehirlerini biliyordum: İzmir, Denizli, Bursa, Ankara, Samsun.
Şehir şehir gezmeye devam ettik biz. Ama ben mahalle olarak Adapazarı-Unkapanı'nda Kökçü Çıkmazı ile Taşköprü'nün Harmancık Mahallesi'nde Şube Sokağı'nı bildim.
Mahallenin bana da tanıdık gelen tarifi (O zamanlar Prof. Şerif Mardin henüz mahalle baskısından söz etmemişti) çok sayıda bahçeli ve birbirine komşu evde yaşayan, soyu sopu nesillerden beri orada doğup büyümüş, koskoca bir ailedir.
Ve tam teşekküllü bir yerleşim. Ansiklopedide tarif şöyle tamamlanmış: «Eskiden mahallelerin, mahalle sakası, mahalle bakkalı, mahalle kahvesi, mahalle çeşmesi, mahalle mektebi, mahalle ekmekçisi, mahalle sütçüsü, mahalle bekçisi ve hatta mahalle kabadayısı gibi çeşitli unsurlarıyla renkli ve içe kapanık bir hayatı vardı.» Biliyorum, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın dediği gibi «İstanbul'da artık mahalle kalmadı».
*
Komşuluk kültürü dediğim, sokaklar boyunca yan yana dizilmiş evlerin, akrabalık kadar sıkı bir dayanışmayla birbirine bağlanmış ahalisinin birlikte yaşama örfü ve alışkanlıklarıydı. Dar zamanlarında birbirinin yardımına koşan, kederi olduğu kadar sevinci de aralarında paylaşan ve hepsi birbirinin yedi ceddini bilen insanlar.
– O benim mahalle arkadaşım, denirdi. Tanımaz olur muyum, o da bizim mahalledendir!
Anacığım, gittiğimiz değişik şehirlerde, yerli komşuların çekingenliğini kısa sürede kırarak, alıştığı havayı yaratmakta güçlük çekmezdi. Babama ve bana göre, ağır mesai gerektiren bir faaliyetti bu. Her gün üç dört komşuya, ayaküstü de olsa uğranacak. Misafir kendiliğinden gelmezse haber salıp çağrılıcak.
Babam komşu ziyaretlerini değil, marangoz atölyesinde çalışmayı, tavuklarıyla, çiçekleriyle uğraşmayı severdi. Kendi arkadaşlarıyla buluşup iki kadeh içmeye gitmesi bile nadirattan bir hadise olurdu.
Taşra şehirlerinde, daha çok da Denizli'de «daire» mensuplarının aileleri ve tek tük komşularla bir olup, faytonlarla mesirelere gittiğimizi hatırlarım. Pamukkale, Sarayköy, Acıpayam, Honaz, Banaz Çayı... gibi yer adlarını unutmuyorum.
*
Annem bu kültüre hiç ihanet etmedi. Apartman sakinlerini de kısa sürede mahalle komşularına benzetirdi. Son yıllarını geçirdiği Basınköy'de de bütün gençlerin Samiş Teyzesi, bütün çocukların Samiş Ninesi, bahçıvanların, esnafın, çöpçülerin hanımannesi oldu.
Gülseren Hanım dua eder:
– Samiş beni yıllar yılı hiç incitmedi, nur içinde yatsın!
Çocukken bana vaadi vardı:
– Ben kayınvalideden, görümceden çok çektim. Bana yapılanı ben dünyada gelinime yapmayacağım, derdi.
Yapmadı sahiden.
*
Ben babama çekmişim. Arkadaşlarımı, eşlerini ve çocuklarını, sonra gelinlerini damatlarını ve elbette torunlarını... hepsini, hepsini çok sevdiğim halde...
– Bilmem kimlere gidelim, lafından hiç hazzetmem.
– Söyle, onlar bize gelsin!
Laf mı bu benim dediğim de!
Ama ne oldu, eski arkadaşlarım aceleleri varmış gibi bir bir çekip giderken, yeni arkadaş edinemediğim için, yalnızım ben makamında sızlanır hale geldim.
Büsbütün yalnızım, kendimi biraz da terk edilmiş hissediyorum demeye kalkarsam, ki öyle demiyorum, yakınlarıma haksızlık etmiş olurum.
Çocuklarımız evlenme yaşına geldiğinde, kayınbaba adayları olarak yakın arkadaşlarımla başbaşa dertleşmelerimiz, fikir alışverişimiz olmadı değil. Kaynanalar da kendi aralarında söyleşmiştir mutlaka.
Sıra torunların mürüvvetini görmeye geldiğinde, diyelim bu yaz, bendeniz farklı bir alanda görevlendirilmeye başladım.
Nikâh şahitliği etmekle kalmıyorum, (ki ben bu hizmet alanına, yanılmıyorsam tam elli yıl önce bir muhabir arkadaşımın nikâh şahitliğiyle girdim, bu işte kıdemliyim yani), buna ilaveten, yazın başından bu yana iki kere de kız istemeye gittim. Erkek tarafının sözcüsü olarak.
Bu yazın bilançosunu özetlersek, Ruhi Baba Çiftliği'nin kâhyası rahmetli Zeynel Turan'ın kızı Canan'ı evlendirerek başladık mesaiye. Melek'in kız kardeşi Feride'yi Mehmet Gündüz'le, veteriner dostum Kaya Demirözü'nün oğlu Tolga'yı İrem'le, gencecik meslektaşım Nilüfer Karacığan'ı Zafer'le evlendirdik. İş arkadaşım Lerna Adsız kızımı, 10 ekim'de Erdal'la evlendiriyoruz.
Damat-oğlum Yüksel'in yeğeni Yalım'a Özge'yi istedik; torun Selim'e de Eda'yı. İki başvurudan da hamdolsun olumlu cevaplar aldık. Aile meclisi bu yeni alanda da başarılı olduğumu düşünüyor.
Ramazan-ı şerif münasebetiyle kapattığımız dükkânı artık, Kurban Bayramı'ndan sonra açırız. (Not. Yeğenim Aydan Üsten'in kızı İdil torun da perşembe akşamı arkadaşı Volkan Bahçetepe'yi getirdi bize. Tanıştık ve genç adamı pek sevdik. Şimdilik bu kadar!)