DTP ağız mı değiştirdi sizce?

Hemen her gazetede en az bir, kiminde iki üç akıl hocam vardır benim. Yirminci Yüzyıl'ın ilk yarısından kalma arkadaşlarımdansa telefonla danışarak...

Hemen her gazetede en az bir, kiminde iki üç akıl hocam vardır benim. Yirminci Yüzyıl’ın ilk yarısından kalma arkadaşlarımdansa telefonla danışarak, ötesinin günbegün yazdıklarını okuyarak aklımdan geçenleri, onların terazisinde de tartarak, hepsinden faydalanırım.
Yazı işleri salonlarında değil, kapalı bir odada çalışıyorum artık.
Artık... benim yaşımda anlamı keskinleşen bir kelimedir. Artmak’tan geldiği söylenir: 
* «Artan, geriye kalan» demeye gelir.   
* «Geriye kalmış olan kimse» demektir. Yedi cephe artığı bir avuç okuryazarla işe başladı» (der A. Hamdi Tanpınar). 
* «Kullanılandan, yenip içilenden arta kalanı» ifade eder: artık yemek gibi...       
* Bazen «fazla» demeye gelir: Artık mal göz çıkarmaz. 
* Eski Türkçe’de «...den başka, gayri» anlamında kullanıldığında, daha çok artuk şeklinde söylenir ve yazılır: Birdir ol kim ondan artuk Tanrı yok (diyor Süleyman Çelebi).
Bunlar isim halleriydi kelimenin. Zarf halinde de yakın durur yaşlılara: «Bir durumdan diğerine geçişi, bir işin, sürecin son bulduğunu anlatmak için cümle başında kullanılır. Artık akşam oldu, denir. l Bundan böyle, bundan sonra anlamını verir cümleye. Açılmayan kapılar artık açılır. l Bir şeyin yettiğini, daha ileri gidilmemesi gerektiğini hatırlatır: Artık ağlama, deriz.
*
Dünkü Hürriyet’te Tufan Türenç’ın yazı başlığı üç kelimeden oluşmuştu: «Cin şişeden çıkınca...». Tufan’ın emeği yanında, kendini pazarlama yüzdesi sıfıra yakındır, ki nezdimde çok makbul kişi anlamına gelir. Güvenilir bir mihenktir.
DTP ileri gelenlerinin rengi hızla keskinleşen açıklamalarından söz ediyordu Tufan.
* «Cin şişeden çıktı» lafını, Ahmet Türk etti. Yadırgamıyor Türenç, hatta Bu sürecin en doğru saptamasıydı, diyor. Daha sonra Türk’ün şu özdeyişini aktarıyor: Rabbim bu mübarek ayda barışı sağlasın! İsterse ikinci gün canımı alsın. Moralinizi bozmayın. Kimse bu süreci engelleyemez.
Osman Baydemir’in (Diyarbakır Belediye Başkanı) ve Aysel Tuğluk’un son konuşmalarından da alıntılar yapmış: 
* Çift taraflı silahlar susarsa, ben bir Kürt evladı olarak çıkıp derim ki, askere sıkılan kurşun bundan böyle bana sıkılsın. Ve soruyor: Hangi adalete güveneceğiz. Panzere taş atmak doğru değil, ama panzere taş attı diye 25 yıl ceza veren adalete mi güveneceğiz? Halkın yüzde 66’sının oyuyla seçilmiş birinin elini sıkmayan adalete mi güveneceğiz?
Daha Aysel Tuğluk’un dedikleri var. Yarın devam edelim.

Kürt meselemiz ve çocuklar
Ali Kırca’nın Siyaset Meydanı’nı başlatmasından bu yana, on yıldan çok zaman geçmiş. Perşembe akşamı yurdun dört bucağından çocuklar bir araya getirilmişti: 10 ila 17 yaş arası çocuklar.
Stüdyo dışında iki de «kâhil» (erişkin) kişi ağırlanıyor: gazeteci Ece Temelkuran ile psikiyatri hocası Yankı Yazgan. Onlar gençlerin söylediklerini yorumlamaya, anlamlandırmaya çalışıyorlar. Saat sabahın 03.00’üne gelmişti Siyaset Meydanı sona erdiğinde.
Dinledim konuştuklarını.
Ali, misafirleriyle hassas ilişkiler kurabilen bir program yöneticisidir. Çok kolay kabalaşan söz kesme, bir başka konuya geçme sanatının, bence ekranlarımızdaki başlıca ustasıdır. Ama çok yorulduğunu uzaktan fark ederim.
Her zamanki gibi sabırlı ve nazikti. Kolay değil, bir yandan çocukları rahatlatırken, stüdyonun tribünleşmesine de hiç izin vermedi.
Ece gözlemlerini, usturuplu cümlelere yerleştirme gayretindeydi. Yankı Bey Siyaset Meydanı’nda olagelenlerin adını koydu koyacak. Ben ondan program boyunca çok faydalandım.
Ali çocukları (ki Doğulusu, Egelisi, Karadenizlisi, Orta ve Doğu Anadolu’dan, Trakya’dan gelmişi vardı) Kürt meselemiz konusunda olabildiğince konuşturdu.
Analarını babalarını, ninelerini dedelerini de düşündüm onları dinlerken. Onlara, ömürleri boyunca izi kalacak çok faydalı bir temrin yaptırmış oldun Ali. Çok yoruldun farkındayım. Allah için iyi programdı. 

Dil Yâresi
* Aşk-ı Memnu adlı televizyon dizisi kaldığı yerden devam ediyor. Epey zaman oldu başlayalı. Bildiğiniz gibi çok ünlü bir romancımızın, aynı adlı eserinin filmleştirilmiş (daha doğrusu dizileştirilmiş) halidir şimdi bizim seyrettiğimiz.
Ben de seyrediyorum. Yayın, hiç ihmal edilmeksizin daima «Büyük romancımız Halit Ziya Uşaklıgil’in eserinden alınmıştır» diye başlıyor. Yazarın adı elbette anılacak, bu en azından bir borçtur, haktır, saygı gereğidir. Eser yayımlanışından şu kadar yıl sonra kamu malı olur, telif hakkı ödemeyi gerektirmez. Ama yazarının adını belirtmeden yayımlamak her zaman suçtur.
Ne var ki Kanal D’nin spikeri bu çok ünlü yazarımızın adını (Halit’i) yanlış telaffuz etmekte ve ilk hecede uzun söylemesi gereken «a» ısrarla kısa tutulmaktadır. Günlük hayatımızda da çok tekrarlanan bir hatadır bu. (Hata’nın da «t»den sonraki «a» sesi uzun telaffuz edilir, değil mi efendim!)
Kısa «a» ile halit, «İslam hukukunda su ve yol hissesi gibi, bir mülke ait olan haklarda ortak olan kimse» demektir; Arapça’da «katmak, karıştırmak» anlamındaki halt kökünden gelir. Mesela bir akarsuda hisse sahibi olan iki kişi, eski hukuk dilimizde birbirinin haliti’dir.» Bu sonuncu, uzun seslisi bulunmayan bir kelimedir. Sonra efendim, kayatuzu’nun (tabiî sodyum klorür) Fransızcası halite’dir ve Kanal D spikerinin Uşaklıgil’in ilk adına yakıtırdığı gibi, ilk «a»sı kısa olarak halit diye telaffuz edilir.
İlk «a»sı uzun söylenen hâlit veya hâlid’in anlamı (Arapça «Uzun süre kalmak» anlamındaki huld’den gelen bir kelimedir) «Ebedî, sonsuz, devamlı» demektir ve işte bu anlamda erkek adı olarak kullanılagelmiştir.
Yani Halit Ziya Uşaklıgil değil, Hâlit Ziya Uşaklıgil diye okunacak! (Daha önce de yazdım bunu, ama kulaklarına girmedi. Belki bu defa yazdığımı görür, okur, anlar ve hatalarını düzeltirler diye tekrarladım.)