DTP deyince ne anlıyoruz?

Pazar günü Cihannüma'da, Anayasa Mahkemesi'nin DTP hakkında ittifakla verdiği kapatma kararını ben es geçmiş oldum. Asıl sebep pazar sohbetlerini önceden yazmamdır, bir. İkinci bir nokta da, cevabını kestiremediğim bir sualdi...

Pazar günü Cihannüma’da, Anayasa Mahkemesi’nin DTP hakkında ittifakla verdiği kapatma kararını ben es geçmiş oldum. Asıl sebep pazar sohbetlerini önceden yazmamdır, bir. İkinci bir nokta da, cevabını kestiremediğim bir sualdi:
– DTP Meclis Grubu, her ne kadar «sine-i millet»e dönmekten söz ettiyse de, İmralı merkezli Rifaîlerin bu konudaki düşünce ve direktifi acaba hangi istikametteydi?
Böyle kritik durumlarda aklına güvendiklerim acaba ne düşünüyor, diye de biraz duraksarım doğrusu. Nitekim dünkü «DTP’de iktidar mücadelesi» başlıklı yazısıyla Tarhan Erdem Bey dostum, sualimi uzaktan hissetmişcesine beni aydınlattı. Siyasî partilerdeki iç hareketlilik konusunda anlayamadıklarımı da öteden beri ben ona sorarım.
Geldiğimiz noktada önemli meçhul, bence DTP’nin bundan sonra nasıl bir tavır takınacağıdır. Tarhan Bey konuya, Ahmet Türk ile Aysel Tuğluk’un (Bu iki ismin bu köşede ayrı itibarı vardır, bilirsiniz) DTP’in kuruluşundan sonraki ilk beyanlarında terörü destekledikleri anlamında tek kelime bulunmadığını hatırlatarak giriyor. 20 bağımsız aday seçimi kazanarak Meclis’te DTP grubunu kurdular, diyor.
Arada bir gözlemini ifade ediyor Tarhan Bey: «Kürt bağımsız devletinin kurulmasını isteyenler Kürtler için de azınlıktır» diyor. Bu azınlığın, niyetini açığa vurmadan, parti içinde diğer düşüncelerin gelişmesini önlemeye çalıştığını da işaret ediyor.
Durup uzun boylu düşündüğüm notu da şuydu sevgili dostumun: «Bazı bölgelerimizin kurumlarında ve Kürtlerin siyasal partilerinde, açık veya kapalı Öcalan komiseri ve PKK gözlemcisi bulunduğu bilinmeyen bir husus değildir.» Bir aydınlatıcı cümle daha: «O kurumun yetkilisi kendi hedeflerini, komiser ve gözlemcinin istekleriyle bağdaştırabildiği kadar başarılı olur.»
Sine-i millete dönüp dönmeme konusunda dışa vuran tereddütleri, bu bilginin ışığınde daha doğru değerlendirebiliriz. Aynı izlenimi aldığım halde, gönlümün kabule razı olmadığı bir hususu da Tarhan Bey tefhim ediyor: «Kürt partisinin içindeki iktidar mücadelesini, Anayasa Mahkemesi’nin katkılarıyla belli ki Ahmet Türk kaybetmiş, komiser veya gözlemci kazanmış»tır. Teessürünü Erdem’li zarafetiyle şöyle ifade ediyor: «Bütün açılım karşıtlarını ve derin devletçileri kutlarım!»
Kabalaşmadan söylemeye çalışarak ben «Vah vah!» diyeceğim.
*
Hadise bence de budur. Evet, maalesef böyledir.
Gene dün Radikal’de AFP’nin Barcelona kaynaklı bir haberi vardı. Açılım hamlemiz sebebiyle İspanya’da olanı biteni daha bir dikkatle takip ediyoruz ya. Haberi okudum. Katalanlar tam bağımsızlık için referandum denemelerine başlamışlar bile. Harekete geçen aslında 7 milyon nüfuslu Katalonya bölgesindeki 166 kente ve kasabaya dağılmış 700 000 kişidir.
Meseleye yarın bu açıdan bakmakta fayda var gibi geldi bana.

Hülya ile Beyazıt’ın burnu
Okuduklarınızın üzerinde tek tek durmaya kalkarsanız, bir gazetede bile ne çok haber oluyor değil mi?
Alın size bir başlık: Karadeniz’de Hülya Avşar ve Beyaz’ın burnu yayılıyor.» Eskiden olsa Babaannem bana sorardı:
– Ne demek yani, bu ikisi her işe burunlarını sokuyor mu demek istemişler?
Burunları da dahil, sahiden pek güzel iki insan. Günümüzün iki çok ünlüsü.
Burunlarını ne yaptıracaklarına karışmam elbette. Ama burnunun görünüşünden memnun olmayan gençlere, Karadeniz ve burun şakası yapmaktansa başka bir şeyi hatırlatmak gelir içimden.
Burunlarına özenmenizi anlıyorum. Ben derim ki sahip olmak istediklerinize onların manevî güzelliklerini de ekleyesiniz.
Ben iki not vereyim size. Hülya’nın dört dörtlük bir ana olarak yaptığına değineceğim sadece. Boşandıktan sonra kızının babası olan eski kocasıyla ve onun yeni eşi ve çocuğuyla ilişkilerindeki zarafetin ve asaletin de altını çiziyor musunuz?
Ya Beyazıt’ın geleneklerimize bağlılığındaki dikkati ve hürmeti ne gözle seyrediyorsunuz? Bizim insanımız olarak küçüklere, yaşıtlarına, büyüklerine, hanımlara bilhassa muamelesini fark edip benimsemenizi çok isterdim.
Hiç değilse burunları kadar!

Dil Yâresi
Sarımsak mı, sarmısak mı?
* Okan’ın Medya Kralı programında iki hanım misafirden biri sordu bana, ama soran Oylum Talu muydu, Serenay Sarıkaya mı orasını hatırlayamadım. Sual ilgiye değerdi:
– Doğrusu hangisidir sarımsak mı, sarmısak mı?
Orada kısaca söyledim:
– Tercih sarımsak’tan yana.
Sözlüklere program dönüşü evde tekrar baktım. Çünkü 2007’deki bir Dil Yâresi’nde «sarmısak» ağır basıyor, demişim; Ömer Asım’ı dikkate alarak. Ayverdi, SARMISAK, diyor. Meydan Larousse, Büyük Larousse, Ömer Asım Aksoy, Kemal Demiray, Redhouse, Mehmet Doğan, Sevan Nişanyan, Ali Püsküllüoğlu. Vaktiyle Şemseddin Sami de SARMISAK demiş. SARMISAKLI diye yer adları da var.
İsmet Zeki Eyuboğlu Etimoloji Sözlüğü’nde Asya Türkçelerinde «Eskiden sarımsak’tı, ses değişmesiyle sarmısak oldu, diyor. Vaktiyle saramsak ve samursak da, denirmiş.» Ve SARMISAK’ta karar kılıyor. Ben giderek kanaat değiştirdim. Türkçe’de m-sak ekleri evet yaygındır. Sarımsı, sarımtırak da deriz. Sarım’a bir -sak eklenmiş olması, dil yapımıza aykırı değil gibi gelir bana. Kaldı ki -sak ekiyle yapılmış kelime de pek çoktur: bağırsak, tutsak, susak, burumsak... gibi.
Türk Dil Kurumu sözlükleri SARIMSAK’a döneli çok oldu. M. Eğitim Bakanlığı’da SARIMSAK, diyor. TDK İmla Kılavuzu, Vural Sözer de sarımsak, diyenlerden.
Günlük kullanımda büyük çoğunluk SARIMSAK’çı. İki şekilde de söyleyin; «sarmısak» demenin «sarımsak»taki akıştan ve söyleme kolaylığından uzak kaldığını göreceksiniz.
Karar: Biz burada SARIMSAK yazacağız. Biri beni SARMISAK’a ikna edene kadar.