DTP'lilere demek istediklerim var. Öncelikle Aysel Tuğluk ile Ahmet Türk'e

Okurlarım da benim gibi bıkmış usanmıştır diye, pazar yazılarında siyasetin «S»'sini bile ağzıma almamaya çalışırım. Oldum olası sevmem zaten siyaseti.

Okurlarım da benim gibi bıkmış usanmıştır diye, pazar yazılarında siyasetin «S»’sini bile ağzıma almamaya çalışırım. Oldum olası sevmem zaten siyaseti.
Hekimliği hiç aklımdan geçirmediğim gibi... El becerisi ve kıvrak zekâ gerektiren işlerden uzak durmaya çalıştığım gibi...
Bakın neresinden girdim lafa. Dün başladığımız siyaset sohbetine bugün devam edelim, diyordum. Gene ederiz. Durun önce size, siyasetten niye hiç hoşlanmadığımı söyleyeyim.
İlk ve orta okulları mektep birincisi olarak bitiren ben, lisenin ikinci sınıfını iki senede zor geçtim. On yedi, on sekiz yaşlarına rastlar onuncu sınıf, malum.
Üç yerine dört yıllık öğrenciyken, yani ben son sınıftayken (1946-47 ders yılı), Millî Eğitim Bakanlığımız da İkinci Dünya Savaşı’nı zaferle kazanmış olan demokrasilerin etkisini iyice hissetmeye başlamıştı artık. Ankara’da yoğunlaşan bu etki liselere de yansıyacaktı.
Nitekim bizim müdür Nuri Onur Bey de, lisemizde okul-aile birliği kurulacağını ve öğrencilerin oy kullanacağı demokratik bir seçimle, önce Kabataş Lisesi Talebe Cemiyeti Yönetim Kurulu’nun belirleneceğini ve Cemiyet Başkanı’nın bu kurulca seçileceğini açıkladı.
Talebe Cemiyeti Başkanlığı seçimini ben kazandım. Bu, benim hayatımı etkileyecek bir olaydı. Neden mi?
– Başkanlık demek bir anlamda siyaset demekti de ondan!
Sınıf arkadaşlarımın, sporcu, izci, kültürel etkinlik yöneticisi arkadaşlarımın, hatta öğretmenlerimin gözünde eski Hakkı değildim artık. Bana rastlayan, her şeyden önce kendi meselesini anlatmak, benden bir şeyler istemek ihtiyacında oluyordu. Bu arada kendilerinde benden hesap sorma hakkını da buluyorlardı.
İnanır mısınız, müdür ve öğretmenler de, şikâyetçi oldukları durumların hesabını benden sormaya başlamışlardı.
Tuhaf bir örnek vereyim size. Bir gün müdür muavinlerinden Cafer Bey beni çağırdı:
– Yatılı öğrenciler, çarşamba öğle sonu tatil olsun dediler. Cumartesi izinlerini alışverişe harcamaları haksızlık oluyormuş. Çarşamba yarı azat, dedik. Ama öğrendik ki, izinlerini alışveriş yapmaktan çok İstiklal Caddesi’nin paralelindeki genelevler sokağında geçiriyorlarmış.
– Ben ne yapabilirim hocam? Sözünü ettiğiniz, polisin denetim altında tuttuğu bir sokak değil mi zaten?
Çarşamba öğle sonları orada olmalı ve evlere girip çıkan öğrencileri not etmeliymişim.
– Hocam, dedim; biri babama, senin oğlanı orada görmüşler, derse ne olacak?
– Canım, bana bu görevi veren müdür muaviniyle sizi tanıştırayım, dersin. Oğlum, ne yapabilirim yani? Öğretmenlerden mi rica edeyim, çarşamba günleri oraya gidin diye?
Ben de gittim başıma geleni, yani benden isteneni Galip Hoca’ya (Vardar) anlattım.
Evlat bunu unutacak, senden böyle bir şey istendiğini de kimseye söylemeyeceksin, dedi.
*
Kısa ifadesiyle siyaset, eşiniz dostunuz dahil tanıdıklarınıza, hatta hiç tanımadıklarınıza karşı borçlu duruma girmek, demek. Benim alışkanlıklarıma aykırı. Üniversite yıllarında talebe cemiyetinin bulunduğu Marmara Lokali’nin yanından bile geçmeyişimin sebebi de buydu.
Düşünce, inanç ve tercihler kadar, biraz da mizaç meselesidir siyaset. Sanırım size, kendinizden beklemediğiniz şeyleri de yaptırabilecek bir iş.
Dün bu köşede, DTP ileri gelenlerinin son açıklamalarından söz ediyorduk. Ahmet Türk’ü uzaktan uzağa beğeniyorum. Osman Baydemir hakkında net bir fikrim yok. Leyla Zana, Emine Ayna tipi siyasetçilerden oldum olası hazzetmem. Gözümün tuttukları da Ahmet Türk ile Aysel Tuğluk’tur.
Türk mesela, «DTP’nin katkıları da sınırlıdır, diyor. Çünkü 30 yıldır canını vererek bu sürecin içinde olanların mutlaka müzakerelerin de içinde olması gerekir. Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek istiyorlar. Biz ölmeye hazırız. Sıtma yerine ölümü yeğleriz.»
Aysel Tuğluk’a gelince. Ben istedim ve tanıştık onunla. Yemek yedik, uzun uzun konuştuk. Beş altı kişiydik. Yeni tanıdıklarımı ben, beynim ile kalbimden çok gözlerimle tartmayı tercih ederim. Benim sevgili kızlarımdan biri olur gördüğüm, sualler sorduğum, cevaplarını dinlediğim Aysel.
– «Tek devlet, tek bayrak, bunlarla bir sorunumuz yok, diyor şimdi. Ama içindeki halkaların barıştırılması ve haklarının güven altına alınması gerekir. Eğer bu süreç de tıkanırsa, o zaman başka seçenekler de tartışılır. Kürtler de ayrılığı tartışmaya başlayabilir.
«PKK’nın bir kitlesel gücü, bir tabanı var. Bana göre akıllı bir devlet, sürece Öcalan’ı da katar. (...) Atalay’ın açıklamasına Ak Parti’nin düzeltme yapmasını bekliyoruz... DTP olarak, böyle içi boş bir süreçten çekilmeyi de düşünebiliriz.»
Daha sonra «Silahsızlanma ile çözüm birlikte mümkündür; vatandaşlık tanımı Türklük olmamalı; resmî dil evet Türkçe’dir, ama anadilde eğitim de güvence altına alınmalı ve Kürtçe kullanımının önü açılmalıdır; katı ulus-devlet anlayışında diretmek çılgınlıktır» diyor Tuğluk.
*
Partideki gücü hakkında fazla hayal kurmadan, bu sevgili kızıma diyeceklerim var:
* İktidardaki partinin işini güçleştirmek istediğinizi sanmıyorum. MHP ve CHP cephesine katılmaya istekli görünüşünüzün -benim bilmediğim- sebebi ne olabilir? Var mı?
* Tarafların bir anlaşma vasatında bulunmasına, sadece birinin ayrılığı tartışmayı düşünebilmesinin bile yeterli engel olacağını tahmin edemiyor musunuz?
* Aranızda Kürt ve Türk halklarının fiilî durumları kadar, haklar ve imkânlar açısından da eşit olmasını isteyenler elbette vardır. Ama bütün siyasî partiler içinde, iktidar hırsını her şeyin üstünde tutanların da var olabileceği gerçeğini de dikkate aldığınızdan emin misiniz?
Yolunuz İstanbul’a düştükçe, bana da zaman ayırmayı unutmayın. Mümkün olursa başkanınızla da tanışıp konuşmayı arzu ederim.