DTP'lilere önemli bir uyarı

Abdullah Öcalan'ın ceza infaz mahallinden şikâyeti var. Bunu Türkiye genelinde bir hadise ve mesele haline getirmeyi de becerdi.

Abdullah Öcalan’ın ceza infaz mahallinden şikâyeti var. Bunu Türkiye genelinde bir hadise ve mesele haline getirmeyi de becerdi.
Dün ekranlara akseden ceza yeri şartlarını ben de gördüm. Eski polis-adliye muhabiri olarak, hapishaneler bareminde Türkiye ölçüleriyle üç yıldızlı otel düzeyi denebilir. Hapis cezası mahrumiyetlere mahkûm edilme anlamına gelir.
Onu tarihe emanet ederek (düşündüklerimi söylemenin, meselenin iyiye gitmesine yardımcı olmayacağını tahmin edebiliyorum), ben daha çok DTP’nin hâlihazır yöneticileriyle meşgulüm. Herhalde Öcalan konusunda şu veya bu tavrı takınma, gerçek düşüncelerini açığa vurma serbestliğine de sahip değiller.
Ortak endişe konumuz olan Kürt meselemizin çözümünde, Abdullah Öcalan’dan kendilerine bir hayır gelmeyeceğini idrak  etmeleri güç de olabilir; algılansa bile günün şartlarında ifadesi imkânsızdır belki de... Kısası ben DTP’lilerin içinde bulunduğu, Öcalan ile Türkiye kamuoyu bütünü arasında apaçık bir tercih yapamamaktan ileri gelen güçlüğü anlıyorum. Onların da iyi anlaması gereken bir husus var. Özlediğimiz barış DTP Genel Başkan Yardımcısı -sanırım daha çok Leyla Zana mukallidi- Emine Ayna ve benzeri yöneticilerle ve temsilcilerle gerçekleştirilemez.
Hayli zamandır, uzaktan da olsa beni çok rahatsız eden, adeta ümitsizliğe sürükleyen bir talihsizliktir bu. Ahmet Türk’ten ümidimi kesmiş değilim. Aramızda kadınlar da olsun ısrarları güzel. Evet, bu tercih ilke olarak güzel de ön plana çıkan niye Aysel Tuğluk değil de, katı ve hoyrat laf etmeyi marifet sayan bu Emine Hanımdır?
Bugün burada farkındayım ki ben, okurlarımdan önce, DTP yöneticilerine sesleniyorum. Aslında Kürt partisine değil de, bütün siyasî partilerin ve her tür kuruluşun içinde, hadiseler el verdikçe başında da mutlaka Kürtlerin de bulunması gereğine samimiyetle inanan biri olarak, şimdilik DTP’lilerden düşüncelerinde basiret, davranışlarında isabet bekliyorum. Buna çok, ama çok ihtiyacımız var. (Şayet hepimizin derdi, davası Kürt meselemizi bir an önce mesele olmaktan çıkarmak, el ve gönül birliğinde küresel yarışmadaki yerimizi var gücümüzle almaksa eğer...)
Bir mülakat okudum dün Sabah gazetesinde. Gözde meslektaşlarımdan Nur Batur, Dışişleri Bakanımız Ahmet Davutoğlu ile konuşmuş. İçeride de bize (Türklerimize ve Kürtlerimize yani) Davutoğlu çapında bir MÜZAKERECİ lazım. (Bu kelimeyi durup dururken yazmadım büyük harflerle. Anlaşmazlık çıkan her yerde etkili çare üstün vasıflı bir müzakerecidir.)
Davutoğlu’nun bu üstün ve az rastlanır niteliğini, ümit ederim fark etmeyeniniz yoktur. Bir siyasi partinin mensuplarısınız. Faaliyet alanınızda iyi müzakerecinin yerini ve önemini bilmiyorsanız şayet, bırakın boşu boşuna bu yazıyı da hiç okumayın gitsin!
Sabah’taki mülakatı bilhassa siz DTP’lilerin okumanızı niçin istediğimi de söyleyeyim.
Davutoğlu, benim müstesna meslektaşıma ısrarla, çok canını sıkan bir durumdan şikâyet etmiş. Hakkında «Yeni Osmanlıcı» yakıştırması yapılmasından... Mülakat boyunca başka hiçbir bahse girmediğini göreceksiniz.
Neden endişe ediyor, dersiniz? Ben söyleyeyim size: «Yeni Osmanlıcı» yakıştırmasının iyi müzakereci niteliğine ve şöhretine büyük zarar vereceğini ve dış politikadaki müessiriyetini haleldar edeceğini çok iyi bildiği için.
Derim ki, siz de sözcülerinizin ve akıl hocalarınızın, yakıştırmadan ibaret bile olsa, neleriyle, neler yapıp ettikleriyle şöhrete eriştiklerini her zaman hatırınızda tutun, unutmayın lütfen!

Suç, hem de karakolda işleniyor
Fotoğraftaki kargaşaya rağmen on bir polis saydım. Mersin’de, Cumhuriyet Polis Merkezi’ndeki güvenlik kameraları suçu belgelemiş. Polislerden bir kısmı iki genci yumruklamak, tekmelemek ve yerlerde süründürmekle meşgul.
Bir grup tarafından dövüldüğünüz oldu mu? Ben lise yıllarında, Arnavutköy-Bebek arasındaki Boğaziçi Lisesi’nin futbol sahasında bir meydan dayağı yedim. Kuruçeşme’den ellerinde fasulye sırıklarıyla gelmiş kalabalık bir guruptu. Etraf pencerelerden manzarayı görüp çığlıklar atan kadınlar sayesinde kurtulduk. Can acısından çok insanın haysiyetine dokunan bir muameleydi. Sonradan da konuştuk aramızda. Gücümüze gitse de, sopalı gençlerden bunun acısını çıkarmayı düşünmedik.
Polislerin tehlikeli araç kullandılar ve arabalarında bir tabanca bulundu diye Yılmaz ve Ali Koç adlı, 28 ve 24 yaşında iki genci karakolda el ve güç birliğiyle dövmeleri bana töre cinayeti (yani evlat veya kardeş öldürme) kadar ağır bir suçmuş gibi gelir.
İki polisi açığa almışlar. Bence bütün karakolu ve hatta polisi aşağılayan bir toplu fiildir bu.

Dil Yâresi
Bir okurumdan e-postayla, ikisinden telefonda uyarı aldım. «Sadrazam ile köşekadıları» yazın iyiydi hoştu amma, içinde gençlerin bilemeyeceği eski kelimeler ve deyişler vardı. Lugatçe başlığı altında onlara yardımcı olmayı bu defa ihmal etmişsin dediler.
– Tamam, efendim. Haklısınız, hemen işe girişeyim: 
* Mehabet, «1. Büyük ve heybetli kimseler karşısında duyulan, korkuyla karışık saygı. 2. Ululuk, yücelik.» 
* Târizde bulunmak, «Söz dokundurmak, taşlamak.» 
* Kazasker, «Osmanlı devlet düzeninde kadıların bölgesel büyük âmiri: Anadolu Kazaskeri ve Rumeli Kazaskeri.» 
* Mazarrat, «Zarar, ziyan.» 
* İhtimam, «Bir şeyin iyi olması için özenle gayret gösterme.» 
* Mülahaza, «1. Düşünce, etraflıca ve iyi düşünme. 2. Dikkatli bakma, inceleme.» 
* Makam-ı âli, «Yüce makam.» 
* Marûzaz-ı ubeydânem oldur ki, «Eskiden yüksek bir makama bir istek bildirilirken saygı ifade eden deyiş.» 
* Munsif, «Haktan, doğruluktan ayrılmayan, vicdanlı ve insaflı (kimse)» 
* Münevvir, «Aydınlatan, nurlandıran» 
* Muharririn, «Yazarlar.»
Okurlarım haklı, ölçüyü iyice kaçırmışım. Özür dilerim! Tayyip Bey’e sesleniyorum ya, o bütün bu kelimeleri ve deyişleri bilir diye zahir, eskiye doğru fazla açılmışım.