Dünya 5. Su Forumu İstanbul?daydı. Su konusuna uyanır mıyız, dersiniz?

Ailemin insanları bir konuda ve birlik halinde beni eleştirmekteler: ? Çiftlik yıllarında 5 gazete gelirdi eve.

Ailemin insanları bir konuda ve birlik halinde beni eleştirmekteler:
– Çiftlik yıllarında 5 gazete gelirdi eve. On bir yıl, diğer gazeteleri göremediğin için bir eksiklik hissetmiyordun da... diye başlayıp arkasını getiriyorlar.
– Ben o zaman daha çok tavuklarla, ineklerle, arılarla meşgüldüm. Radyolarla, gazete ve dergilerle bir işim, söylediğime kulak verecek, yazdığıma göz atacak dinleyicim, okurum yoktu, desem... Neye yarayacak? Lafı uzatmıyorum.
Çiftlik yıllarımı sık sık hatırladım bugünlerde. Söze oradan girişimin bir sebebi de bu. Niyetim aslında, hayatımızın baş lâzimesi olan SU’yu ne gözle gördügümüzü, bu olmazsa olmaz nimete nasıl muamele ettiğimizi bu pazar sizinle de konuşmak.
Daha öncekileri ve nerelerde toplandıklarını hatırlamıyorum. İstanbul’daki 5. Dünya Su Forumu başlayalı beri zihnimin bir köşesi su ile meşgul. Bölük pörçük de olsa su’ya dair ne çok konumuz ve meselemiz varmış, konuşulacak!
Dünyamızı ve hayatı, Denizli’den de önce İzmir’de algılamaya başladım ben. Üç-dört yaşlarında bir çocuktum. İzmir Kız Muallim Mektebi’nin karşısında, üç katlı, geniş rıhtımlı bir yalının üst kat dairelerinden birinde oturuyorduk.
Babamın denizde uzaklara kadar açılmasını hayranlıkla seyrederdim. Daha önce Kartal sahilinde babamın omuzlarına tutunarak birlikte denize girdiğimizi, bazen korkup tepesine tırmandığımı hatırlarım da, İzmir’den öyle hatıralarım yok. Bir korkunun izi vardır hâlâ içimde.
Rıhtıma bağlı duran bir sandal vardı denizde. İpini koparmış. Kimse davranmayınca, rüzgârın etkisiyle açığa sürüklenen sandalı kurtarmaya davranmak babama düşmüş.
Haberi almamla rıhtıma koşmam bir oldu. Babam hayli zaman uğraştı sandalın ipini yakalamak için. İmbat sert esiyordu, deniz çok dalgalı. Suda ve biraz da rüzgâr altında ne kadar kaldı babam, o gün?.. Bilemem. Ama ertesi sabah, aynaya bakınca «Çocuklar!» diye bir çığlık attı. Yüzünün bir yanı, yanağı diyelim adeta aşağı sarkmıştı. Hemen doktora koşuldu. Ve teşhis kondu.
Babamın yüzündeki simetri bozukluğunun adı «kısmî felç» idi.
Çok korktum. Birkaç gün sonra babam, apar topar gidip yüzünü tedavi ettirdiği (O günkü adıyla elektrik tedavisiydi bu) İstanbul’dan döndü. Pek sevindim doğrusu. Yüzünü düzelttirmekle kalmamış, gelirken benim için bir de üç tekerli bisiklet getirmişti.
İlk sevgilimi sorarsanız o bisikletti derim.
*
Bu hadisenin bende kalan izi, denize karşı korkuyla karışık bir saygı oldu, diyebilirim.
Denizli’de derelerle tanıştım. 1930’lu yılların Denizli’sine, doğrusunu isterseniz Dereli adı daha bir yakışırdı. Düşünebilir misiniz bizim oturduğumuz evin önünden bile bir dere geçiyordu. Yol ile evin kapısı arasında beton bir köprü. Bizim önümüzden geçen dere biraz sonra görünmez olup, daha aşağıdaki sıra evlerin altından, yani bodrum katlarından geçerek yoluna devam ediyordu.
Topumuz dereye düşer de hemen davranıp yakalayamazsak, aşağı sokağın köşesindeki evin kapısını çalıp o teyzeden izin ister ve bodrum katına inerdik. Demir parmaklıklar vardı orada, derenin kaybolduğu duvarın altında. Topumuzu orada bizi bekler bulur, her seferinde de sevinirdik.
Dere dediğimin ne mene bir şey olduğunu size en iyi, bir kıyısından öbürüne aradaki mesafenin 1,5 metreyi geçmediğini söyleyerek anlatabilirim.
Denizli’de ilk yüzme denemelerini de Pamukkale’de, Heliopolis Harabeleri’ndeki tarihî havuzda yapmıştım.
Su deyince hatırladıklarım bu anlattıklarıma benzer şeyler.
Rize’ye, batıda Bulgaristan sınırına kadar, daha çok Samsun, İnebolu, Şile, Kilyos ve İğneada’da Karadeniz’le dost olduk. Ege ile flörtümüz Ayvalık’ta, Edremit’te devam ediyor. Akdeniz’i Marmaris-Mersin arası bilirim. Vatanın dereleri gibi, nehirlerini göllerini de sevdim.
Su deyince bakın nelerden söz ediyorum. Asıl büyük aşkım olan Boğaz konusuna, Marmara’ya, Değirmendereli olarak Körfez konularına, kolay çıkamayacağımı bildiğim için hiç girmiyorum.
Çocukluğumun mutluluğunu ben, bir kısmının adını sayabildiğim bu sularla paylaştım.
Oysa 2000’li yılların Su Forumlarının gündemini oluşturan su, bu dediklerimden çok farklı bir kavram. Onların konuştuğu su değil de susuzluk!
*
Gelin biraz kulak verelim, Sütlüce Kongre ve Kültür Merkezi’ndeki Su Forumu’nda konuşulanlara. Serkan Ocak’ın haberi çok güzeldi (Radikal, 20 mart).

  • İsviçre su sıkıntısı çekmeyen bir ülke. Gene de su konusunda tutumlu. İsviçreli uzman «Tacikistan’a gittim, diyor; sularının yüzde 60’ını şenlik olsun diye fıskıyelerden püskürterek ziyan ediyorlar.»
  • Buna karşılık su kıtlığı olmayan Kore’de su dağıtımı her aşamasında izleniyor. Sayısı çok olan yüksek binalarda ve 300 evi bir blok kabul edilen sitelerde damıtılan kullanılmış sular ayrı tesisat ile tuvalette ve bahçe sulamada kullanılıyor. Fazla kullanıma müdahale ediliyor. Su kullanılmıyorsa o evde yaşayanlara bir şey mi oldu diye araştırılıyor. Su kirliliği varsa durum abonelere cep telefonuyla bildiriliyor.
  • İspanya’da arıtılmış deniz suyu içilen bölgeler var. 2 milyondan fazla İspanyol yalnız bu suyu içiyor. Alışmışlar. Deniz suyunu arıtmada İsrail ve İspanya iki lider ülkeymiş. Forumda bu suyun tadını sormuşlar İspanyola. «Su yok o bölgelerde, olan da içilir gibi değil. Arıtılmış sudan bir şikâyetleri yok» diyor.
  • Afrika kıtaların en susuz olanı. Sudan’da Nil suyu iyi arıtılmadan evlere veriliyormuş. Afrika’da temiz suyu olmayan birçok ülke var. Buna mukabil aynı kıtada Güney Afrika’da su sıkıntısı ve kirliliği diye bir şey yok. Yeraltı su kaynakları var ve suyu içilmeyen musluk da yok.

*
İstanbul’daki Su Forumu’nun bu hayat kaynağı konusunda bizi de harekete geçirecek bir vesile olmasını dileyelim.
Konuşacağımız çok şey var.