Ekmek çarpsın ki buğdayımız bu yıl, bu millete yetmeyecek

Atatürk'ün, İnönü'nün benzer bir sebeple övüldüğünü işitmemiştik. Adnan Menderes hakkında şu söyleneni, ilk işittiğimde bir duraksadım:</br>&#8211; Adnan Bey'in sabahları ilk işi, hava raporuna bakmaktır, demişlerdi.

Atatürk'ün, İnönü'nün benzer bir sebeple övüldüğünü işitmemiştik. Adnan Menderes hakkında şu söyleneni, ilk işittiğimde bir duraksadım:
– Adnan Bey'in sabahları ilk işi, hava raporuna bakmaktır, demişlerdi.
– Yağmur yağacaksa şemsiyemi alayım bari, diye düşündüğünden midir bu merakı?
Başbakanı sarakaya alalım derken azarlanmıştık:
– Asker emeklisi, mülkiye mezunu değil bu sefer başbakanımız oğlum! Çift çubuk sahibi, rençber bir anlamda... Köylünün yüzü gülecek mi, diye bakar o raporlara.
Dünyamızda, kendi ürettikleriyle karnını doyurabilen yedi ülkeden birinin Türkiye olduğunu da, daha sonraları Süleyman Demirel'den öğrenmiştik. Hoşumuza gitmedi değil. Allahımıza şükrettik; az şey miydi, ekmeğini kendi üretebilenler arasında yer almak?
O tarihte başımızda olan, köyde doğmuş olsa da rençber değil, Devlet Su İşleri'nin eski genel müdürüydü. Bir önceki rençber kara sabanı pulluğa döndürmüştü. Yeni gelenle traktöre geçişi de tamamlar... Ee başımızda su ve sulama meselelerinin bir uzmanı bulunduğuna göre, bu sefer kendi karnımızı doyurmakla da kalmaz, bütün dünyaya tahıl ihrac edecek duruma gelebilirdik.
Tarım alanındaki üretimden şikâyetçi bir ülke değildi bizimki. Savaş yıllarında ilaç sıkıntısı, şeker sıkıntısı çekmiş, ama herhangi bir yerde ahalinin ekmek yapacak buğday bulamadığını mesela, hiç işitmemiştik.
Kırk yıl öncesinden söz ediyorum. Son birkaç gündür, buğday mahsulünde durum parlak değil tertibinden haberler vardı gazetelerde. Erdal Şafak'ın da aynı meseleyle ilgilendiğini görünce, yazısını dikkatle okudum. (Sabah'ta. Çok faydalandığım bir yazar, benim. Belli ki şahsî arşivi var. Halihazır durumu da incelemeden kaleme davranmaz. Konuyu bütünüyle ele alan, tarafsız, tamamlanmış yazılar yazan, Allah sayılarını artırsın, diye dua ettiğim gazetecilerimizden biri.)
Evet, Toprak Mahsulleri Ofisi, sonuçlandırdığı 164 000 ton buğday ithalatı ihalesiyle, Cumhuriyet tarihimizde bir sayfayı da çevirmiş oldu, diyor.
İthal edegeldiğimiz buğdaydan maksat, unun ve ekmeğin kalitesini yükseltmekti. Bu seferki ithalat, 70 milyonun karnını doyurabilmek içindir, diye de bilhassa belirtiyor.
Mahsul tahminlerinde yanılmışız. Küresel ısınma denen âfetin etkisini de hesaba katın. «2006 başında 2 000 000 ton olan stoklarımız bugün 250 000 tona kadar inmiş durumda» diyor Erdal Bey. İlave ediyor, «Kıtlık gibi olağanüstü durumlar için saklanması gereken stratejik stoklar da buna dahil.»
Daha ne desin?
Aç kalacak değiliz, açık ithalatla kapatılacak. Ama erken davranmadığımız için daha çok para ödeyeceğiz. Buğday üretimindeki hızlı gerilemenin sebepleri ve alınabilir tedbirler başlı başına bir konu.
Dünkü gazetelerde buğday açığımızdan söz eden ve benim görebildiğim tek yazıydı, Erdal Şafak'ın kaleminden çıkan. Diğerleri daha önemli meselelerle meşgul. Yazının son cümlesini de bilin istiyorum:
«Türkiye ekmek tüketiminde dünya lideridir.»
Şu sual kadına şiddet midir?
Biliyorum, her meseleyi aynı bir gündeme sığdırmak mümkün değil. Ben «Kadına yönelik şiddet» konulu araştırmadan söz etmek istiyorum amma, tereddüdüm var: ona da sıra gelir mi, onca meselemiz yanında, diye...
Kadına Yönelik Şiddet başlıklı raporu, diyorum. İki akademisyen hanım (Ayşe Gül Altınay ve Yeşim Arat) kabaca söylersek «kadına dayak» konusu (faciası) üzerinde durmuşlar. Dün Radikal'de bu habere grafiklerle, fotoğraflarla tamamlayarak geniş yer verilmişti. Biraz ötede Funda Özkan da aynı raporla meşguldü.
Okumuşsunuzdur, diye düşünürüm; öncelikle de hanımlar elbette. 18 ay süren, 56 ilimizden 1 800 evli kadınla yüz yüze konuşarak yapılmış bir anketi değerlendiriyor rapor.
Saçmalıyor demeyeceğinizi umarak söyleyeyim: annelerinin gözü önünde (hem de) çocuklarını döven bir adamı tasavvurda güçlük çeken ben, çocuklarının önünde annelerine saldırabilen bir kocayı ve babayı gözümün önüne getirmekte elbette daha çok sıkıntı çekerim.
Diyeceğim o değil zaten. Dünyada ve bizde, belli ki bu utancımız bütün ağırlığıyla devam etmektedir. Ben, bu raporu dikkatle okuduğum sırada hatırladığım bir konuşmanın ne anlama geldiğini (konuşan ben olduğum halde), yadırgamazsanız size -daha çok da hanım okurlarıma- soracağım.
Çok yıl önce, Ambarlı sahilinde denize giriyoruz. Grubumuzda çok sevdiğimiz genç bir çift de var. Çocukları da var, ama bizden hayli genç insanlar. Kadın Allah için iyi yüzüyor. Bir klüpte filan çalıştırılmış olmalı. Kocası, ırmak kulacı dediğimiz tarzın bir temsilcisi. Birbiriyle yarışanlar oluyor. Bu çift de bir ara kendi aralarında yarışa tutuştu. 40 metre kadar bir mesafede aralarındaki fark 20 metreyi buldu. Adamın keyfi kaçtı gibi geldi bana.
Yalnız kaldığımızda, şampiyon genç hanımı uyarma cüretinde bulundum:
– Herkesin içinde kocanızı gerilerde bırakarak yüzmeniz hoş olmadı, dedim. Erkekleri belki de sizden iyi, yani daha içten tanıyorum. Zaaflarını bilirim. Şimdi hiç olmayacak bir konuda ve herkesin önünde, korkarım sizinle çatışıp, düştüğü durumu telafiye çalışacaktır.
– Haklısınız, diye gülmekle yetindi genç kadın. Ben de ukalalık etmekle kaldım, demiştim o zaman. Şimdi anketi okurken merak ettim:
– Benim uyarım da bir kabalık ve bir tür şiddet miydi acaba?