Ekranda ve gerçekte silah

Televizyonu yeni tanıdığımız günlerde ilgi çekici bir uyarı okumuştum. ? Programlarda ele alınan meselelerden, hadiselerin algılanma ve sergilenme tarzından şikâyet ederken...

Televizyonu yeni tanıdığımız günlerde ilgi çekici bir uyarı okumuştum.
– Programlarda ele alınan meselelerden, hadiselerin algılanma ve sergilenme tarzından şikâyet ederken, şu gerçeği de hatırınızda tutmalısınız: televizyonun yaptığı, sizi gene size anlatmaktan başka bir şey değildir.
Başlangıçta reddettim bu iddiayı, bir süre sonra bana da akla yakın gelmeye başladı.
Nedir yani? Futbolda takım taraftarlarının birbirlerine ve karşı takım oyuncularına muamelesinden, Meclis’te milletvekillerinin birbirine hitap üslubundan da rahatsız olmuyor musunuz?
Dizilerde açık saçık sahnelerden şikâyet ediliyor. İnternette seyredilebilenler yanında diziler pek masum kalır, diyorlar.
Ekranda çok tabanca var, vur kır’dan geçilmiyor şikâyeti, çocuklu ailelerin dilinden düşmüyor. Umut Vakfı’nın bir açıklaması vardı dünkü gazetemizde. Basın Sözcüleri Esengül Ayyıldız’ın verdiği sayısal bilgileri ben de dehşetle okudum. (Dün 28 Eylül Bireysel Silahsızlanma Günü’ydü.
* Her on kişiden ve üç evden birinde ateşli silah var. Bireysel silahlar her yıl 3 000 civarı cana mâl oluyor. 
* Türkiye’deki 13 000 000 sürücünün yüzde 8’i, yani 1 000 000 kadarı «ciddî düzeyde agressif» sürücü. Silahla işlenen 10 cinayetten biri trafikte işleniyor. (Yılda 300 cinayet demektir.)
* Verilen bilgiye göre Türkiye’de 2 500 000 kadar ruhsatlı silah var; ruhsatsız silah sayısı da 7 500 000 civarında. (Silah mevcudumuzun yekûnu 10 milyon tahmin ediliyor.) 
* Âcil tedbirlere ihtiyacımız var. Alkollü trafiğe çıkma yasağı gibi, silahla çıkmak da yasaklanmalı, deniyor. Eğlence yerlerinde silahla girilebilenler hâlâ çok.
Dünkü Sessiz Ayakkabıların Yürüyüşü gösterisinde, Meclis İçişleri Komisyonu’nda bekleyen Silah Kanunu Tasarısı hatırlatılacaktı. Vali ve Beyoğlu Belediye Başkanı yürüyüşü destekleyeceklerdi. Ne olduğunu siz öğrenmiş olacaksınız.
Gerçekteki ile ekrandaki durumlar arasında ciddî bir fark yok diyeni, herhalde siz de yadırgamazsınız. Öyleyse bırakın da, olup biteni görelim!

Kuşbakışıyla Topkapı Sarayı
Gazetede yer alan bir resme bu kadar uzun süre baktığımı hatırlamıyorum.
Gazete dünkü HaberTürk’tü. Fotoğrafa resim demedim, hayır; uzun uzun seyredip incelediğim bir desendi bu. Topkapı Sarayı’nın, bahçeleri ve binalarıyla, helikopterden seyredermişçesine kuşbakışı görüp inceleyebileceğimiz -diyelim ki mimarî- bir maketi.
Kültür Bakanı’yla konuşup bilgi de derleyerek hazırlayanın adı yok. Desenin altındaki imza da anonim: HT Grafik Servisi demişler. Adları saklanan muhabir, yazar ve çizer meslektaşlarımı kutlarım. Görür görmez insanı yakasından tutup «Bana bak, oku ve ilgilen benimle!» diyen bir çalışmaydı.
Binaları tek tek inceledim. Resimaltında ayrıntılar verilmiş. Bildiğimi sandığım binalar ve bahçeler arasında meğer hiç bilmediklerim de varmış. Onları da bu vesileyle öğrenmiş oldum.
Kültür Bakanı Ertuğrul Günay, herhalde Prof. Ortaylı ile uzun uzun konuştuklarını, gazeteciler için özetleyerek tekrarlamış. (Ben olsam, neyi niçin yaptığımızı, düşündüğümüz değişiklikleri gerçekleştirdikten sonra açıklamayı tercih ederdim. Ertuğrul Bey’in böyle sabırsız bir yanı var.)
– Bakanlıklar sarayın bazı bölümlerini depo olarak kullanmakta, diyor Bakan: Millî Eğitim, Sağlık, Ulaştırma bakanlıkları. Ve Millî Savunma Bakanlığı’nın depo olarak el koyduğu yerler. Bunlara çok ihtiyacımız var.
Niyetleri Sur-i Sultani’yi Dünyanın önemli bir müzeler mahallesi haline getirmekmiş. Demiryolunu aşarak saraya deniz yoluyla ulaşmayı da düşünmekteymişler. (Sur-i Sultani deyimini ben, Osmanlıların ele geçirdikleri ülkelerdeki Bizans, Selçuklular ve Beyliklerden kalma surlarına, tamir edilip yenilenmesinden sonra verilen ad, diye biliyorum.)
Okuyarak öğrendiğim bir değerlendirmedir, şimdi söyleyeceğim. Batı’da çevresi parmaklıklarla çevrili, dışarıdan bahçeleri görünür saraylar, Doğu’ya doğru gidildikçe açılmaz duvarlar içine alınır. Dolmabahçe’deki duvar 8,5 m. yüksekliğindedir. Topkapı’da surlarla ayrılmış iç içe bahçelerden saray binalarına erişilir. Çin’de adım atmanın günah sayıldığı kutsal alandır, saray binaları ve bahçeleri.
Saray-halk iletişimi açısından anlamlı bir farktır bu. Dediğim maket-resminde birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü avlular apaçık görünüyordu. Ve üç ayrı kapı Bab-ı Hümayun, Bab-üs Selam ve Bab-üs Saade.
Ve daha neler, nereler... Uzun zamanımı aldı. Sonra gene bakarım. Çalışmadan hazzettim.

Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Ömer Abra)
* Kendi aramızda tartışma konusuna dönen bir kelime hakkında size danışmak istiyorum. TDK, internet sitesinde cereme kelimesini «Fiat, değer, ücret, ceza» diye tarif ediyor.
Cereme’yi olumlu anlamda, mesela «Tarlama patates ektim, hasat zamanı geldiğinde bu çalışmama karşılık iyi bir cereme sağlayacağım» diye bir cümlede, «değer, ücret» anlamında kullanabilir miyiz?
– Ben de TDK’nın Türkçe Sözlük’ünde baktım cereme’ye. Oradaki anlam tarifi internettekine benzemiyor ve şöyle: Arapça cerime’den (ki «Suç, günah» demektir) «Başkası tarafından yapılan veya kaza sonucu ortaya çıkan zarar». Ceremesini çekmek, «Başkasının yol açtığı zararı ödemek.»
Ayverdi Sözlüğü, kelime şu anlamları Türkçe’de kazanmıştır, diyor: «1. Kendi suçu olmadığı halde başkası tarafından yapılan veya kaza ile meydana gelen bir zararı ödeme, sineye çekme. 2. Kanunen mecburiyet olmadığı halde verilmek zorunda kalınan para (Burhan Felek, Bir ceza sandığı kuralım. Herkes ayda muayyen bir para versin. Cezaya çarpılanların ceremesini bu sandık ödesin, diyor.)»
Özetlersek, cereme kelimesinin internetteki tarifine benzer bir anlamını ben bilmiyorum.